Tarihi kişilikleri hayatlarının sonundan başlayarak okumak kolaydır.
Bir insanın vardığı noktayı bilir, daha önce yürüdüğü bütün yolları sanki başından beri o noktaya ulaşmak için yürümüş gibi değerlendiririz. Celal Bayar da Türkiye’nin yakın tarihinde bu hataya açık isimlerden biridir.
Bayar’a yalnızca Demokrat Parti’nin kurucusu, Türkiye’nin üçüncü Cumhurbaşkanı veya 27 Mayıs 1960’ın devirdiği siyasal düzenin en önemli aktörlerinden biri olarak bakarsak karşımıza eksik bir portre çıkar.
Çünkü başka Celal Bayar’lar da vardır.
1908 Devrimi’ne giden süreçte İttihat ve Terakki saflarında mücadele eden genç Celal Bey vardır. İşgal altındaki Batı Anadolu’da “Galip Hoca” kimliğiyle dolaşan Milli Mücadeleci vardır. Ankara’ya geçen milletvekili ve İktisat Vekili vardır. Cumhuriyet’in iktisadi kuruluşunda görev alan devlet adamı vardır. İş Bankası’nın kuruluşunda önemli rol üstlenen iktisatçı vardır. 1930’ların devletçi sanayileşme döneminin İktisat Vekili ve daha sonra başbakanı vardır.
Sonra 1945-1946 ayrışması gelir.
Demokrat Parti gelir.
1950 gelir.
1951 TKP Tevkifatı gelir.
1954’te Hikmet Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi girişimi gelir.
1957’de yeniden tutuklamalar ve parti kapatma gelir.
27 Mayıs 1960 gelir.
Yassıada gelir.
İdam hükmü gelir.
Cezaevi yılları gelir.
Eski Demokrat Partililerin siyasi haklarının iadesi için mücadele gelir.
1970’lerin sert antikomünizmi gelir.
12 Eylül gelir.
Ve nihayet 1986’da sona eren, bir asrı aşmış olağanüstü uzun bir hayat…
Bütün bunlar aynı siyasi hayata sığmıştır.
Bu nedenle Celal Bayar’ı tek bir sıfata hapsetmek yerine, tarihin farklı kavşaklarında aldığı konumlarla değerlendirmek gerekir.
1908’e Giden Yolda Celal Bayar
Celal Bayar’ın siyasal hayatı Sultan 2. Abdülhamit döneminde başladı. 1907’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı. 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra cemiyetin Bursa ve İzmir teşkilatlarında önemli görevler üstlendi.
1908 Devrimi’ni daha sonraki bütün İttihat ve Terakki uygulamalarının toplamından ibaret görmek doğru değildir.
1908’i kendi tarihsel şartları içerisinde değerlendirmek gerekir.
Mutlak monarşinin sınırlandırılması, Kanun-ı Esasi’nin yeniden işler hâle getirilmesi, Meclis’in yeniden açılması ve siyasal alanın genişlemesi Osmanlı-Türkiye modernleşmesinde önemli bir kırılmaydı.
Ancak bizim açımızdan mesele yalnızca parlamentonun açılmış olması değildir.
1908, eski siyasal düzenin mutlakiyetçi yapısına karşı tarihsel bir kopuş girişimiydi. Halkın siyasal süreçlere katılım imkanlarının genişlemesinin yanında eski düzenin siyasal kurumlarının sarsılması bakımından da ilerici bir tarihsel hareketti.
Elbette 1908 bütün sınıfsal sorunları çözmedi. Emekçileri siyasal iktidara taşımadı. İttihat ve Terakki’nin sonraki iktidar pratiği de ayrıca değerlendirilmelidir.
Fakat bunlar 1908’in tarihsel niteliğini geriye dönük olarak ortadan kaldırmaz.
Celal Bayar bu kavşakta istibdadın değil, Meşrutiyet’in tarafında yer aldı.
Bizim açımızdan bu olumlu bir tarihsel konumlanmadır.
Galip Hoca ve Milli Mücadele
Celal Bayar’ın siyasi hayatının en az tereddütle olumlu değerlendirilebilecek safhalarından biri Milli Mücadele yıllarıdır.
Mondros Mütarekesi’nin ardından Anadolu’nun paylaşılması gündeme geldiğinde Bayar, Batı Anadolu’da işgale karşı gelişen örgütlenmeler içerisinde yer aldı.
İzmir’in işgalinden sonra “Galip Hoca” kimliğiyle bölgede faaliyet gösterdi. Efeler ve yerel direniş unsurlarıyla ilişki kurdu, halkın Yunan işgaline karşı örgütlenmesi için çalıştı.
Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na Saruhan mebusu olarak girdi. İstanbul’un işgalinden sonra Ankara’ya geçti ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne katıldı.
Buradaki değerlendirmemiz açıktır:
Celal Bayar, Türk Kurtuluş Savaşı’nda doğru yerde durmuştur.
Türkiye’nin paylaşım girişimine karşı milli bağımsızlığın ve işgale karşı direnişin tarafında yer almıştır.
Fakat dönemi romantikleştirmek de doğru değildir.
1911’de Trablusgarp Savaşı’yla başlayıp Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı’yla devam eden savaşlar, Anadolu insanını maddi ve insani bakımdan ağır biçimde yıpratmıştı.
1919’a gelindiğinde yalnızca direniş iradesi değil, ciddi bir savaş yorgunluğu da vardı.
Gönüllü olarak direnişe katılanlar olduğu gibi yeni bir savaşa gitmek istemeyenler ve ordudan firar edenler de vardı. TBMM’nin firar sorunuyla özel olarak mücadele etmek zorunda kalması bunun göstergelerinden biridir.
Dolayısıyla Milli Mücadele’yi bütün Anadolu halkının aynı bilinç ve gönüllülükle katıldığı yekpare bir hareket gibi göstermek doğru değildir.
Bununla birlikte savaşın insan ve üretim yükünün büyük bölümünü Anadolu’nun köylü ve emekçi halkı taşırken, siyasal ve yerel örgütlenmesinde asker-sivil kadroların yanı sıra eşraf, tüccarlar, din adamları ve yerel ileri gelenler de önemli roller üstlenmiştir.
Bu mücadelenin sınıfsal niteliği başlı başına ayrıca tartışılmalıdır.
Burada Celal Bayar açısından önemli olan yaptığı tercihtir.
Savaşlardan yorulmuş, işgale uğramış ve geleceği belirsiz bir ülkede mücadeleden kaçınmamış, işgale karşı örgütlenmenin içerisinde yer almıştır.
Galip Hoca’nın hakkını teslim etmek gerekir.
1923 Devrimi ve İktisadi Bağımsızlık
Askeri zafer kazanıldığında mücadelenin başka bir safhası başladı.
Yeni Türkiye siyasi bağımsızlığını kazanmıştı. Fakat bu bağımsızlığın iktisadi temellerinin kurulması gerekiyordu.
Osmanlı’dan güçlü bir sanayi devralınmamıştı. Sermaye birikimi sınırlıydı. Uzun savaşlar ülkenin üretici güçlerini ağır biçimde yıpratmıştı. Kapitülasyonların ve yabancı ekonomik nüfuzun bıraktığı miras henüz çok yakındı.
Cumhuriyet’in önündeki temel sorulardan biri şuydu:
Siyasi bağımsızlık ekonomik bağımsızlıkla nasıl tamamlanacaktı?
Celal Bayar bu arayışın merkezindeki isimlerden biri oldu.
İktisat Vekilliği yaptı. Türkiye İş Bankası’nın kuruluşunda önemli rol üstlendi. 1930’larda yeniden İktisat Vekili oldu. Devletçi sanayileşme döneminin önemli iktisat yöneticilerinden biri haline geldi ve nihayet Atatürk döneminin son başbakanı oldu.
Dolayısıyla Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki Bayar’ı, 1950’lerin Demokrat Parti politikalarını geçmişe doğru taşıyarak okumak doğru değildir.
Fakat Cumhuriyet’in iktisadi kuruluşunu anlamak için başka bir soruyla yüzleşmek gerekir:
1923’te nasıl bir ekonomik düzen kurulmak isteniyordu?
İzmir İktisat Kongresi Gerçekten Devletçi miydi?
1923 Türkiye İktisat Kongresi’ni 1930’larda uygulanacak devletçi ekonomik modelin başlangıç programı olarak değerlendirmek kolaydır.
Fakat tarihsel tablo bundan daha karmaşıktır.
Kongrede çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi grupları temsil edildi. Özel teşebbüsün geliştirilmesi, yerli üretimin korunması, kredi imkanlarının artırılması, sanayinin teşvik edilmesi ve sermaye birikiminin sağlanması önemli yer tuttu.
Dolayısıyla İzmir İktisat Kongresi, 1930’larda uygulanacak anlamıyla devletçi bir iktisadi program ortaya koymuş değildi.
Fakat buradan Cumhuriyet’in devleti ekonomik hayattan bütünüyle dışlayan bir anlayışı benimsediği sonucu da çıkarılamaz.
Devletten altyapıyı geliştirmesi, sanayiyi koruması, kredi imkanları oluşturması, yerli üretimi desteklemesi ve ekonomik bağımsızlığın koşullarını yaratması bekleniyordu.
Bu nedenle erken Cumhuriyet ekonomisini iki basit kutuptan birine yerleştirmek yanıltıcıdır.
1923’te ne 1930’ların kapsamlı devletçiliği vardı ne de devleti ekonomiden bütünüyle dışlayan saf bir serbest piyasa anlayışı.
Cumhuriyet kendi iktisadi yolunu karşı karşıya bulunduğu maddi şartlar içerisinde arıyordu.
Fakat bizim açımızdan başka bir ayrım daha önemlidir:
Milli ekonomi ile emekçilere dayanan ekonomik düzen aynı şey değildir.
Yabancı ekonomik hakimiyetten kurtulmak bağımsız bir milli ekonomi için zorunludur. Ancak yabancı sermayenin yerine yerli sermayenin geçirilmesi tek başına emekçi sınıfın iktisadi kurtuluşunu sağlamaz.
İş Bankası
Celal Bayar’ın Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki en önemli görevlerinden biri Türkiye İş Bankası’nın kuruluşudur.
İş Bankası 1924’te bir milyon lira nominal sermayeyle kuruldu. Banka devlet bankası değil, milli sermayeli özel bir ticaret bankası olarak örgütlendi.
Burada ilginç bir tarihsel soru ortaya çıkmaktadır.
Çünkü milli sermayeli bir banka zaten vardı:
İtibar-ı Milli Bankası.
1917’de Osmanlı döneminde kurulan İtibar-ı Milli Bankası Cumhuriyet’in ilanıyla ortadan kalkmamış, faaliyetlerini sürdürmüş ve nihayet 1927’de İş Bankası’yla birleşmiştir.
O halde şu soruyu sormak mümkündür:
Cumhuriyet neden mevcut İtibar-ı Milli Bankası’nı dönüştürerek devam ettirmek yerine İş Bankası adıyla yeni bir banka kurdu?
Yeni Cumhuriyet’in kendi kurumlarını ve kendi iktisadi kimliğini oluşturmak istemesi anlaşılabilir bir tercihtir. “Türkiye İş Bankası” adı da yeni devletin ekonomik kuruluşunu simgeleyen güçlü bir isimdir.
Fakat bizim açımızdan asıl mesele bankanın isminden ziyade mülkiyet biçimidir.
Cumhuriyet ekonomik bağımsızlığını güçlendirmek amacıyla milli bir banka kurarken neden tamamen kamusal mülkiyette bir yatırım ve kalkınma bankası yerine özel sermayeli bir ticaret bankası modelini tercih etmiştir?
Bu soru İş Bankası’nın Cumhuriyet ekonomisinde oynadığı önemli tarihsel rolü reddetmez.
Fakat milli iktisat ile kamucu iktisadın aynı şey olmadığını gösterir.
Yabancı bankaların ekonomik hakimiyetinin azaltılması milli bağımsızlık açısından olumlu olabilir.
Ancak yabancı sermayenin yerine yerli özel sermayenin güçlenmesi, emek-sermaye ilişkisini kendiliğinden değiştirmez.
Devletçilik Tercih miydi, Mecburiyet mi?
1920’lerin sonlarına gelindiğinde Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu şartlar değişmeye başladı.
1929 Dünya Ekonomik Buhranı kapitalist dünya ekonomisini ağır biçimde sarstı.
Türkiye’nin kendi yapısal sorunları da ortadaydı.
Özel sermaye birikimi hızlı bir sanayileşmeyi gerçekleştirecek düzeyde değildi. Büyük ölçekli yatırımların yalnızca özel girişim eliyle gerçekleştirilmesi güçtü. Sanayi altyapısı zayıftı. Ekonomik bağımsızlığın kalıcı hâle getirilebilmesi için üretim kapasitesinin hızla artırılması gerekiyordu.
Devlet giderek yalnızca düzenleyen ve teşvik eden değil, doğrudan yatırım yapan ve üretim araçlarına sahip olan bir aktöre dönüştü.
Fabrikalar kuruldu.
Kamu bankaları oluşturuldu.
Sanayi planları hazırlandı.
Devlet işletmeci oldu.
Bu nedenle 1930’ların devletçiliğini yalnızca soyut bir ideolojik tercihle açıklamak eksik kalır.
Devletçilik aynı zamanda Türkiye’nin maddi şartlarının zorladığı bir sanayileşme yöntemiydi.
Ancak “mecburiyet” kelimesini de dikkatli kullanmak gerekir.
Tarih hiçbir zaman tek seçenekli değildir. 1929 Buhranı, özel sermayenin yetersizliği ve sanayileşme ihtiyacı devlet müdahalesini güçlü biçimde teşvik etmiş; Cumhuriyet kadroları da bu şartlara devletçi bir siyasal tercihle cevap vermiştir.
Celal Bayar’ın devletçi sanayileşmenin önemli uygulayıcılarından olması ile özel teşebbüse önem vermesi arasında bu nedenle zorunlu bir çelişki yoktur.
Bayar açısından devletçilik, sermaye sınıfını ortadan kaldırmayı amaçlayan bir sınıf programı değildi.
Devlet, özel sermayenin yapamadığını yapabilir, büyük yatırımları gerçekleştirebilir, sanayileşmeye öncülük edebilir ve sermaye birikiminin gelişeceği zemini hazırlayabilirdi.
Bizim sorumuz ise bundan farklıdır:
Devletçilik kimin için?
Devletçilik Tek Başına Emekçiden Yana mıdır?
Devletin ekonomide büyük olması, o ekonomik düzenin kendiliğinden emekçi sınıflardan yana olduğu anlamına gelmez.
Devlet fabrika sahibi olabilir.
Devlet banka sahibi olabilir.
Devlet demiryolu işletebilir.
Devlet ekonominin çok büyük bir bölümünü kontrol edebilir.
Bunların hiçbiri tek başına sınıfsal soruyu cevaplamaz.
Muasır Emekçi Sınıf Teorisi açısından temel mesele, üretim araçlarının ve ekonomik karar mekanizmalarının hangi toplumsal çıkar doğrultusunda kullanıldığıdır.
Devlet yalnızca özel sermayenin yetersiz kaldığı alanları doldurmak, sermaye birikimini hızlandırmak ve güçlü bir sermaye sınıfı ortaya çıktığında geri çekilmek için üretici olacaksa bu devletçilik bizim açımızdan yeterli değildir.
Kamuculuk, üretim araçları üzerindeki toplumsal hakimiyetin araçlarından biri olmalıdır.
Stratejik sektörlerde temel ölçü sermayenin karlılığı değil, toplumun ihtiyacı olmalıdır.
Asıl soru şudur:
Üretim kimin için, mülkiyet hangi amaçla ve ortaya çıkan değer kimin yararına?
Yerli Sermaye de Sermayedir
Aynı ayrımı “milli sermaye” konusunda da yapmak gerekir.
Genç Cumhuriyet’in yabancı devletlerin ve yabancı sermayenin Türkiye üzerindeki ekonomik tahakkümünden kurtulma mücadelesini olumlu değerlendiriyoruz.
Fakat buradan yerli sermaye sınıfını olumlayan bir sonuç çıkarmıyoruz.
Çünkü iki ayrı mesele vardır:
Milli bağımsızlık meselesi ve sınıf meselesi.
Bir fabrikanın yabancı bir sermayedarın mülkiyetinde olmasıyla Türk bir sermayedarın mülkiyetinde olması milli bağımsızlık bakımından aynı sonucu doğurmayabilir.
Fakat emek-sermaye ilişkisi bakımından sermayedarın pasaportu temel çelişkiyi ortadan kaldırmaz.
Yerli sermaye de sermayedir.
Muasır Emekçi Sınıf Teorisi açısından sermaye sınıfını “milli” ve “gayrimilli” diye ikiye ayırarak bunlardan birini emekçilerin doğal müttefiki kabul etmiyoruz.
Yabancı sermayenin Türkiye üzerinde ekonomik tahakküm kurmasına karşı çıktığımız gibi yerli sermaye sınıfının emekçiler üzerindeki tahakkümüne de karşı çıkıyoruz.
Milli ekonomiyi savunuyoruz.
Fakat milli ekonomiden anladığımız şey milli sermaye sınıfının ekonomisi değildir.
Milli ekonomi, ülkenin ekonomik kararlarını dış müdahaleden bağımsız biçimde alabildiği ve bu bağımsızlığı toplumun emekçi çoğunluğunun yararına kullanabildiği ekonomidir.
1946: Demokrasi Ama Kimin İçin?
Celal Bayar’ın siyasi hayatındaki büyük kırılmalardan biri 1945-1946 döneminde yaşandı.
Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’la birlikte verilen Dörtlü Takrir, CHP içerisindeki muhalefetin açık bir siyasal harekete dönüşmesinin önemli dönüm noktalarından biri oldu.
Bayar CHP’den ayrıldı.
7 Ocak 1946’da Demokrat Parti kuruldu.
Türkiye çok partili siyasal hayata geçiyordu.
Fakat bizim açımızdan burada temel soru şu değildir:
Kaç parti vardı?
Asıl soru şudur:
Hangi sınıflar siyasal olarak örgütlenebiliyordu?
CHP’nin karşısında DP’nin örgütlenebilmesi ile emekçi sınıfın kendi bağımsız siyasal örgütlerini kurabilmesi aynı şey değildir.
1946’da sosyalist partiler ve sendikal örgütlenmeler de ortaya çıktı. Fakat bu alan kısa süre içerisinde baskıyla karşılaştı.
O hâlde “muhalefet artık serbestti” demek tek başına yeterli değildir.
Hangi muhalefet?
Bizim açımızdan siyasal özgürlüğün ölçüsü sermaye düzeni içerisinde iki büyük partinin birbirleriyle rekabet edebilmesi değildir.
Emekçi sınıf kendi bağımsız örgütlerini kurabiliyor mu?
İşçiler sermayeden ve devletten bağımsız biçimde örgütlenebiliyor mu?
Grev hakkını kullanabiliyor mu?
Emekçiler kendi programlarıyla siyasal iktidar mücadelesine katılabiliyor mu?
Ölçümüz bunlar olmalıdır.
Bu nedenle Demokrat Parti’nin kuruluşunu kendiliğinden emekçi sınıfların kazanımı olarak değerlendirmiyoruz.
1950: İktidar Değişti, Sınıfsal İktidar Değişti mi?
14 Mayıs 1950 seçimleri Türkiye siyasi tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır.
CHP’nin uzun iktidarı sona erdi ve Demokrat Parti iktidara geldi.
Fakat bir olayın tarihsel bakımdan önemli olması ile emekçi sınıflar açısından kazanım olması aynı şey değildir.
Bu nedenle “1950’de demokrasi kazandı.” demek yerine başka bir soru sormamız gerekir:
1950’de kim kazandı?
Sandıktan Demokrat Parti çıktı.
Peki emekçi sınıf kazandı mı?
İşçiler, köylüler, memurlar ve diğer emekçi kesimler üretim araçları ve siyasal karar mekanizmaları üzerinde daha fazla hakimiyet elde etti mi?
Emekçi sınıfın bağımsız siyasal örgütlenmesinin önündeki engeller ortadan kalktı mı?
İşçiler grev hakkına kavuştu mu?
Emek ile sermaye arasındaki güç dengesi emek lehine köklü biçimde değişti mi?
Bu sorulara bakmadan 1950’yi emekçiler açısından bir zafer olarak nitelendiremeyiz.
İktidarın el değiştirmesi ile iktidarın sınıfsal karakterinin değişmesi aynı şey değildir.
CHP’nin yerine DP’nin geçmesi hükümeti değiştirmiştir.
Fakat emekçi sınıfın siyasal iktidarını kurmamıştır.
1951 TKP Tevkifatı: Çok Partili Hayatın Sınıfsal Sınırı
Bu sorunun cevabını görmek için 1950’den çok uzağa gitmek gerekmedi.
DP iktidarının henüz ilk yıllarında, 1951 sonbaharında geniş çaplı bir komünist tevkifatı başladı. TKP çevresindeki çok sayıda kişi tutuklandı; operasyonlar 1952 boyunca devam etti.
Bu tevkifatı yalnızca bir iç güvenlik operasyonu olarak değerlendirmek yeterli değildir.
Türkiye’nin çok partili hayata geçtiği söyleniyordu.
Fakat emekçi sınıfın bağımsız siyasal temsilini savunan sosyalist ve komünist hareketler söz konusu olduğunda bu çoğulculuk kısa sürede sınırına ulaşıyordu.
Bu nedenle 1951 Tevkifatı bizim açımızdan önemli bir tarihsel göstergedir:
DP’nin siyasal özgürlük anlayışı sınıfsal olarak tarafsız değildi.
Sermaye düzeninin sınırları içerisinde siyasal rekabet mümkündü.
Fakat sermaye düzenini sınıfsal olarak sorgulayan siyasal hareket çok daha sert bir devlet baskısıyla karşılaşabiliyordu.
DP’nin emekçi sınıflar açısından sorunu yalnızca 1950’lerin ikinci yarısında genel olarak otoriterleşmesi değildir.
Baskının sınıfsal yüzü iktidarın ilk yıllarında da görülmektedir.
Hikmet Kıvılcımlı ve Vatan Partisi: Sandığa Girmek Yetiyor muydu?
1951 Tevkifatı’nın ardından yaşanan başka bir gelişme bu soruyu daha da açık hâle getirir.
Hikmet Kıvılcımlı uzun yıllar süren mahpusluğun ardından 1950 genel affıyla özgürlüğüne kavuşmuştu. Dört yıl sonra, 29 Ekim 1954’te Vatan Partisi’ni kurdu.
Kıvılcımlı’nın bu girişimi önemlidir. Çünkü sosyalist düşüncenin açık ve yasal siyaset alanında örgütlenmesi deneniyordu.
Vatan Partisi büyük bir kitle partisi haline gelemedi. Örgütsel gücü sınırlı kaldı.
Fakat bizim açımızdan önemli olan aldığı oy değildir.
Önemli olan şudur:
Emekçi sınıf adına açık siyaset yapmak isteyen bir partiye siyasal düzen nasıl davrandı?
Kıvılcımlı ve Vatan Partisi 1957 seçimleri sırasında açık toplantılar ve mitingler düzenledi. Seçimlerden sonra Kıvılcımlı ve parti yöneticileri tutuklandı. Vatan Partisi 30 Aralık 1957’de kapatıldı. Kıvılcımlı ise uzun tutukluluğun ardından 1959’da serbest bırakıldı.
Bu olay “çok partili hayat” kavramının sınıfsal sınırını daha somut biçimde gösterir.
Bir tarafta düzen içerisindeki farklı partiler seçimlerde rekabet edebilirken, işçi sınıfını siyasal olarak temsil etme iddiasıyla ortaya çıkan sosyalist bir girişim devlet baskısıyla karşılaşıyordu.
Burada şu soruyu sormak gerekir:
Bir ülkede birden fazla parti bulunması, emekçi sınıfın kendi sınıfsal programıyla örgütlenemediği koşullarda ne kadar anlamlı bir siyasal çoğulculuk yaratır?
Muasır Emekçi Sınıf Teorisi açısından demokrasiyi yalnızca seçim sandığına indirgemiyoruz.
Emekçi sınıfın kendi bağımsız siyasal partisini kurabilmesi, sendikal olarak örgütlenebilmesi, grev yapabilmesi, propaganda yürütebilmesi ve kendi sınıf programıyla iktidara talip olabilmesi de siyasal özgürlüğün temel ölçülerindendir.
1951 TKP Tevkifatı ile Vatan Partisi’nin akıbetini birlikte düşündüğümüzde tablo daha belirgin hâle gelir:
Siyasal çoğulculuk vardı; fakat sınıfsal çoğulculuk ciddi sınırlar içindeydi.
DP İktidarında Emekçiler
Demokrat Parti’nin emekçiler açısından değerlendirilmesi yalnızca seçim sonuçları üzerinden yapılamaz.
DP özel girişime daha geniş hareket alanı tanıyan, özel sermaye birikimini teşvik eden ve Türkiye’nin kapitalist sistemle bütünleşmesini derinleştiren bir ekonomik yönelime sahipti.
Bununla birlikte DP döneminde ekonomik büyümeden bazı emekçi kesimlerin hiçbir biçimde yararlanmadığını söylemek de tarihsel tabloyu basitleştirir.
Özellikle 1950’lerin ilk yarısındaki tarımsal genişleme bazı köylü kesimlerinin gelir ve tüketim imkanlarını artırdı.
Fakat bir sınıfın belirli bir dönemde gelirinin yükselmesi ile üretim ilişkileri üzerinde hakimiyet kurması aynı şey değildir.
Bir işçinin reel geliri artabilir.
Bir köylünün üretim imkanları genişleyebilir.
Bir memurun tüketim düzeyi yükselebilir.
Bunlar gerçek gelişmelerdir.
Fakat emekçi sınıfların sermaye karşısındaki yapısal konumunun değişip değişmediğini anlamak için yalnızca gelir düzeyine bakamayız.
Mülkiyete, örgütlenmeye, grev hakkına, siyasal temsil imkanlarına ve üretilen değer üzerindeki hakimiyete de bakmak gerekir.
DP iktidarı emekçilerin üretim araçları üzerinde hakim sınıf hâline getirmedi.
Sermaye sınıfının ekonomik hakimiyetine son vermedi.
Emekçi sınıfın bağımsız siyasal örgütlenmesinin önünü açmadı.
Grev hakkını tanımadı.
1951 TKP Tevkifatı ile Vatan Partisi’nin başına gelenler ise bağımsız emekçi sınıf siyasetinin karşılaşabileceği sınırları somut biçimde gösterdi.
Bir emekçinin DP’ye oy vermiş olmasıyla DP’nin emekçi sınıfın sınıfsal çıkarlarını temsil etmesi aynı şey değildir.
DP’nin Otoriterleşmesi: Sorun Ne Zaman Başladı?
Demokrat Parti iktidarı özellikle 1950’lerin ikinci yarısında giderek sertleşti.
Basın üzerindeki baskılar arttı. Muhalefetle iktidar arasındaki ilişkiler ağır biçimde gerildi. Siyasal kutuplaşma derinleşti. Süreç 1960 yılında Tahkikat Komisyonu’nun kurulmasına kadar ulaştı.
Bunları elbette eleştiriyoruz.
Fakat DP’ye yönelik eleştirimizi yalnızca buraya dayandırmıyoruz.
Çünkü aksi hâlde şöyle bir tarih anlatısı ortaya çıkar:
“DP başlangıçta demokratikti, daha sonra demokrasiden uzaklaştı.”
1951 TKP Tevkifatı ve Hikmet Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi’nin başına gelenler bu basit anlatıyı bozmaktadır.
DP’nin emekçi sınıflar açısından sorunu yalnızca sonradan CHP’ye ve basına karşı daha baskıcı hâle gelmesi değildi.
Emekçi sınıfın sermayeden bağımsız siyasal örgütlenmesinin sınırlandırılması, iktidarın daha erken dönemlerinde de görülebiliyordu.
Bizim açımızdan bir CHP milletvekilinin muhalefet hakkı kadar işçinin grev hakkı da önemlidir.
Bir gazetenin baskı görmesi kadar, emekçi sınıfın kendi siyasal örgütlerini kurmasının ve sınıf iktidarını savunmasının engellenmesi de önemlidir.
Dolayısıyla Bayar ve DP’yi değerlendirirken “Muhalefette demokrattı, iktidarda otoriterleşti.” demekle yetinemeyiz.
Daha temel soruyu sormalıyız:
Bayar’ın savunduğu siyasal ve iktisadi düzen içerisinde emekçi sınıfın yeri neydi?
27 Mayıs 1960: DP İktidarının Sonu
27 Mayıs 1960 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki bir grup subay yönetime el koydu.
Celal Bayar, Adnan Menderes, bakanlar ve Demokrat Parti milletvekilleri gözaltına alındı. TBMM dağıtıldı, DP iktidarı sona erdi ve siyasal iktidar Milli Birlik Komitesi’nin eline geçti.
Burada da aynı sınıfsal ölçüyü korumak gerekir.
DP iktidarının baskıcı olması, 27 Mayıs’ı kendiliğinden emekçi sınıf devrimi hâline getirmez.
Bir sermaye düzeninin siyasal kadrolarının askeri müdahaleyle tasfiye edilmesi ile siyasal iktidarın emekçi sınıfa geçmesi aynı şey değildir.
27 Mayıs DP iktidarını sona erdirdi.
Fakat üretim araçlarının mülkiyetini emekçi sınıfa devretmedi.
Sermaye sınıfının toplumsal varlığını ortadan kaldırmadı.
İşçi sınıfının siyasal iktidarını kurmadı.
Bu nedenle 27 Mayıs’ı yalnızca “demokrasiyi kurtaran devrim” veya yalnızca “demokrasiye karşı darbe” şeklindeki iki kutuplu anlatıya sıkıştırmak bizim açımızdan yeterli değildir.
Ancak burada sonuçlarla niyetleri birbirinden ayırmak gerekir.
27 Mayıs’ın ardından hazırlanan 1961 Anayasası, temel haklar, sendikal örgütlenme, anayasal denetim ve sosyal devlet anlayışı bakımından önceki düzene göre önemli imkanlar yarattı. 1960’larda işçi hareketinin, sendikal örgütlenmenin ve sosyalist siyasetin genişlemesi için daha elverişli bir hukuki ve siyasal alan oluştu.
Bu gelişmeler emekçi sınıf açısından önemsiz değildir.
Fakat bundan “27 Mayıs emekçi sınıf devrimidir” sonucu da çıkarılamaz.
Bizim ölçümüz yine aynıdır:
27 Mayıs’ın emekçilere ne sağladığı ile 27 Mayıs’ı gerçekleştirenlerin hangi sınıf adına iktidarı aldığı aynı soru değildir.
Yassıada: DP’yi Eleştirmek İdamı Savunmayı Gerektirir mi?
27 Mayıs’tan sonra Celal Bayar ve Demokrat Parti yöneticileri Yassıada’ya gönderildi.
Yargılamalar 1960 sonbaharında başladı ve 1961’de sonuçlandı.
Bayar çeşitli suçlamalar kapsamında yargılandı ve ölüm cezasına çarptırıldı. Yaşı nedeniyle cezası müebbet hapse çevrildi. Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan hakkındaki ölüm cezaları ise infaz edildi.
Burada sınıfsal eleştirinin başka bir sınavıyla karşılaşıyoruz.
DP’nin emekçi sınıflara yönelik siyasetini eleştirmek başka, darbe sonrasında kurulan olağanüstü bir yargı düzeninin verdiği ölüm cezalarını savunmak başka şeydir.
Bizim açımızdan Bayar’ın 1950’lerdeki siyasal sorumluluğunu görmek, Yassıada yargılamalarının sorunlarını görmezden gelmeyi gerektirmez.
1951’de komünistlere yönelik devlet baskısına karşı çıkıyorsak, 1961’de devrilmiş DP yöneticilerine yönelik hukuk dışı uygulamalara da karşı çıkabilmeliyiz.
Aksi hâlde ilkeye değil, yalnızca kendi siyasal tarafımıza göre hukuk talep etmiş oluruz.
Sınıfsal eleştiri, hukuk ilkesinden vazgeçmek değildir.
Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idamları da bu nedenle savunulamaz.
Bir siyasal iktidarın yanlışlarının hesabı hukuk içerisinde sorulabilir.
Fakat idam, geçmişteki siyasal yanlışları düzeltmez.
Cezaevi Yılları ve Siyasi Haklar Mücadelesi
İdam cezası müebbet hapse çevrilen Bayar Kayseri Cezaevi’ne gönderildi.
Sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi; daha sonra cezası affedildi.
Böylece Bayar’ın aktif devlet yöneticiliği dönemi sona ermişti.
Fakat siyasetten tamamen çekilmedi.
Bundan sonraki mücadelesinin merkezine eski Demokrat Partililerin siyasi haklarının iadesini yerleştirdi.
“Bu Kış Ülkeye Komünizm Gelebilir”
Celal Bayar’ın siyasi hayatının son dönemini anlamak açısından üzerinde özellikle durulması gereken unsurlardan biri antikomünizmdir.
Bu antikomünizm yalnızca Demokrat Parti döneminin Soğuk Savaş şartlarına ait geçici bir siyasal refleks olarak kalmadı.
1970’lerin sonlarına gelindiğinde Bayar’ın kamuoyuna yansıyan “Bu kış ülkeye komünizm gelebilir” sözü, onun siyasal düşüncesindeki bu sürekliliğin çarpıcı ifadelerinden biri haline geldi.
Söz ilk bakışta yaşlı bir siyasetçinin abartılı öngörüsü gibi görülebilir.
Fakat bizim açımızdan asıl mesele sözün doğruluğundan çok, arkasındaki siyasal zihniyettir.
1970’lerin Türkiye’sinde büyük bir işçi hareketi vardı.
Güçlü sendikalar vardı.
Sosyalist partiler vardı.
Gençlik örgütleri vardı.
Birbirinden oldukça farklı programlara sahip sol hareketler vardı.
İşçiler grev yapıyor, toplu sözleşmeler için mücadele ediyor, sendikalarda örgütleniyor ve siyasal talepler ileri sürüyordu.
Bütün bu toplumsal hareketliliği “komünizm geliyor” korkusuyla tek bir güvenlik tehdidi altında toplamak, emekçi sınıfın siyasal taleplerini de potansiyel bir rejim tehdidi olarak görmeye açık bir anlayış yaratıyordu.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.
Sorun Bayar’ın komünist olmaması değildir.
Sorun sosyalizme karşı çıkması da değildir.
Bir siyasetçi sosyalizmi, Marksizmi veya komünizmi elbette reddedebilir.
Fakat fikir mücadelesi başka, emekçi sınıfın bağımsız siyasal örgütlenmesini devlet tarafından bastırılması gereken bir tehdit olarak görmek başka şeydir.
Bayar’ın siyasi hayatının farklı dönemlerini yan yana koyduğumuzda bu nedenle dikkat çekici bir süreklilik ortaya çıkmaktadır.
1951’de TKP Tevkifatı…
1957’de Hikmet Kıvılcımlı ve Vatan Partisi’nin karşılaştığı baskı…
1970’lerin sonunda “komünizm geliyor” korkusu…
Ve ardından 12 Eylül.
Bunları birbirinin tamamen aynı olayları gibi değerlendirmek elbette doğru değildir.
Fakat Bayar’ın antikomünizminin dönemsel değil, siyasi düşüncesinin kalıcı unsurlarından biri olduğunu söylemek mümkündür.
Muasır Emekçi Sınıf Teorisi açısından bizim itirazımız tam burada başlar.
Sermaye sınıfının ekonomik ve siyasal hakimiyetini sorgulayan hareketler güçlendiğinde, temel mesele “düzeni korumak” hâline geliyorsa şu soruyu sormak gerekir:
Hangi düzen ve kimin düzeni?
Emekçi sınıfın sermayeden bağımsız biçimde örgütlenmesi neden başlı başına bir tehlike olarak görülsün?
İşçinin sendikal örgütlenmesi, grevi veya sosyalist bir parti içerisinde siyaset yapması neden devletin güvenlik meselesi haline gelsin?
Bu sorular Bayar’ın antikomünizmini yalnızca Soğuk Savaş’ın dış politika şartlarıyla açıklamanın neden yetersiz olduğunu gösterir.
Burada aynı zamanda sınıfsal bir tercih vardır.
27 Mayıs’a Karşı, 12 Eylül’e Destek
Celal Bayar’ın siyasi hayatındaki belki de en çarpıcı çelişkilerden biri 12 Eylül 1980 sonrasındaki tutumunda ortaya çıkar.
Kendi Cumhurbaşkanlığı bir askeri müdahaleyle sona ermişti.
Tutuklanmıştı.
Yassıada’da yargılanmıştı.
Ölüm cezasına çarptırılmıştı.
Yakın siyasi arkadaşlarından üçü idam edilmişti.
Hayatının sonraki bölümünün önemli kısmını 27 Mayıs’ın yarattığı sonuçlarla mücadele ederek geçirmişti.
Buna rağmen Bayar, 12 Eylül askeri müdahalesine olumlu yaklaştı ve komünizm tehlikesini müdahaleyi gerekli kılan unsurlardan biri olarak değerlendirdi.
İşte burada Bayar’ın demokrasi anlayışını sorgulamamız gerekir.
Eğer askeri müdahale ilkesel olarak yanlışsa 27 Mayıs’ta da yanlış olmalıdır, 12 Eylül’de de.
Eğer halkın siyasal iradesinin asker tarafından ortadan kaldırılmasına karşıysak, iktidarda hangi siyasal hareket bulunursa bulunsun aynı ölçüyü kullanmamız gerekir.
Bayar’ın tutumu ise böyle bir ilkesel süreklilik göstermemektedir.
Kendi siyasi geleneğini tasfiye eden askeri müdahaleye karşı çıkarken, solun ve emek hareketinin ağır biçimde tasfiye edildiği başka bir askeri müdahaleye destek verebilmiştir.
Bu çelişki önemlidir.
Çünkü Bayar’ın siyasal düşüncesinin merkezinde soyut ve sınıflar üstü bir “demokrasi” ilkesinden ziyade belirli bir toplumsal ve siyasal düzen anlayışının bulunduğunu düşündürmektedir.
27 Mayıs kendisini ve temsil ettiği siyasi hareketi tasfiye etmişti.
12 Eylül ise başka bir siyasal ve toplumsal güçler bileşimini tasfiye ediyordu.
Bu nedenle Bayar’ın iki darbeye yaklaşımındaki farklılık, onun sınıfsal tercihlerini anlamak bakımından siyasi hayatının son derece öğretici bir bölümüdür.
22 Ağustos 1986: Bir Asrın Sonu
Celal Bayar 22 Ağustos 1986’da 103 yaşında hayatını kaybetti.
Geride yalnızca uzun bir ömür değil, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan modern Türkiye tarihinin olağanüstü geniş bir kesitini bıraktı.
İttihat ve Terakki’yi görmüştü.
2. Meşrutiyet’i görmüştü.
Balkan Savaşlarını görmüştü.
Birinci Dünya Savaşı’nı görmüştü.
Milli Mücadele’nin içindeydi.
Cumhuriyet’in kuruluşunda görev almıştı.
İktisat Vekilliği yapmıştı.
İş Bankası’nın kuruluşunda rol oynamıştı.
Atatürk’ün başbakanı olmuştu.
Demokrat Parti’yi kurmuştu.
On yıl Cumhurbaşkanlığı yapmıştı.
27 Mayıs’ta devrilmişti.
Yassıada’da idama mahkum edilmişti.
Cezaevine girmişti.
Eski Demokrat Partililerin siyasi haklarının iadesi için mücadele etmişti.
12 Mart’ı görmüştü.
1970’lerin büyük toplumsal mücadelelerini görmüştü.
12 Eylül’ü görmüştü.
Ve 1986’da öldüğünde, 1908’de başladığı siyasal yolculuktan geriye Türkiye’nin yaklaşık seksen yıllık siyasi dönüşümlerini taşıyan son derece karmaşık bir miras kalmıştı.
Celal Bayar’ı Nereye Koyacağız?
Celal Bayar’ın uzun siyasi hayatını tek bir kelimeye hapsetmek mümkün değildir.
Onu yalnızca “liberal” diye tanımlamak yetersizdir.
Yalnızca “devletçi” diye tanımlamak da.
Yalnızca “demokrat” veya “otoriter” diye tanımlamak da.
Yalnızca “Milli Mücadele kahramanı” veya “DP’nin Cumhurbaşkanı” diye tanımlamak da.
Çünkü Bayar’ın siyasi hayatının farklı dönemlerinde farklı tarihsel roller vardır.
1908’de Meşrutiyet’in tarafındadır.
Milli Mücadele’de emperyalist işgalin karşısındadır.
1920’de Ankara’dadır.
1923 Devrimi’nin ardından Cumhuriyet’in iktisadi kuruluşunda önemli görevler üstlenmiştir.
1930’larda devletçi sanayileşmenin uygulayıcılarından biridir.
1946’da CHP’den ayrılarak Demokrat Parti’nin kuruluşuna öncülük etmiştir.
1950’lerde ise özel sermayenin hareket alanının genişlediği, emekçi sınıfın bağımsız siyasal örgütlenmesinin ciddi sınırlarla karşılaştığı ve siyasal iktidarın giderek sertleştiği bir düzenin en önemli aktörlerinden biri olmuştur.
1951 TKP Tevkifatı ve Hikmet Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi’nin başına gelenler, DP dönemindeki siyasal çoğulculuğun sınıfsal sınırlarını göstermektedir.
Fakat 27 Mayıs sonrasında Bayar’ın askeri müdahaleyle devrilmesi ve darbe yargısında idama mahkum edilmesi de onun önceki siyasal sorumluluğunun haklı bir “cezası” olarak görülemez.
Bayar’ın siyasi hayatına bakarken iki kolaycılıktan da kaçınmak gerekir.
Birincisi onu 1908’in ve Milli Mücadele’nin önemli aktörlerinden biri olduğu için sonraki sınıfsal tercihleri bakımından dokunulmaz kılmaktır.
İkincisi ise Demokrat Parti dönemindeki rolünden hareketle bütün geçmişini ve 27 Mayıs sonrasında uğradığı hukuksuzlukları önemsizleştirmektir.
Biz ikisini de yapmıyoruz.
1908’in Bayar’ını 1960’ın Bayar’ı yüzünden silmeyiz.
1960’ın Bayar’ını Galip Hoca’nın arkasına saklamayız.
1951’de TKP’ye yönelik baskıyı eleştirirken Yassıada’nın darbe yargısını savunmayız.
Sermaye sınıfından yana ekonomik tercihlerini eleştirirken idama mahkum edilmesini meşrulaştırmayız.
Eski DP’lilerin siyasal haklarının geri verilmesini doğru bulurken onların temsil ettiği sınıfsal siyaseti benimsemek zorunda değiliz.
Ve kendi iktidarını deviren 27 Mayıs’a karşı çıkan Bayar’ın, “komünizm tehlikesi” gerekçesiyle 12 Eylül’e destek vermesindeki çelişkiyi de görmezden gelmeyiz.
Çünkü bizim açımızdan mesele kişilere sadakat değildir.
Mesele sınıfsal ölçüdür.
Kim üretiyor?
Üretilen değere kim hakim oluyor?
Üretim araçları kimin elinde bulunuyor?
Devlet hangi sınıfsal çıkar doğrultusunda hareket ediyor?
Emekçi sınıf kendi bağımsız siyasal örgütlerini kurabiliyor mu?
Sendikalaşabiliyor mu?
Grev yapabiliyor mu?
Kendi sınıfsal programıyla siyasal iktidara talip olabiliyor mu?
Ve nihayet:
Siyasal iktidar, toplumun üretici çoğunluğunu oluşturan emekçilerin çıkarına mı kullanılıyor?
Celal Bayar’ın siyasi hayatına bu sorularla baktığımızda karşımıza ne tek boyutlu bir kahraman ne de tek boyutlu bir düşman çıkar.
Karşımıza Türkiye’nin 1908’den 1986’ya uzanan büyük dönüşümlerinin içerisinde farklı tarihsel roller üstlenmiş bir siyasetçi çıkar.
Bazı kavşaklarda ilerici tarihsel hareketlerin içerisinde yer almıştır.
Bazı kavşaklarda milli bağımsızlığa önemli katkılar sunmuştur.
Bazı dönemlerde devlet öncülüğündeki sanayileşmenin uygulayıcılarından biri olmuştur.
Bazı dönemlerde ise sermaye sınıfının gelişmesini önceleyen bir ekonomik düzenin önemli temsilcilerinden biri haline gelmiştir.
Emekçi sınıfın bağımsız siyasal örgütlenmesine yönelik baskıların yaşandığı bir iktidarın Cumhurbaşkanlığını yapmıştır.
Kendisini iktidardan uzaklaştıran askeri müdahalenin mağduru olmuş, fakat hayatının son döneminde başka bir askeri müdahaleyi destekleyebilmiştir.
İşte bu yüzden Celal Bayar’ı anlamanın en tutarlı yolu, onu bir sıfatın içerisine hapsetmek değil, tarihsel rolü ile sınıfsal tercihlerini birbirinden ayırarak değerlendirmektir.
Doğru yerde durduğunda hakkını teslim etmek…
Yanlış yerde durduğunda geçmişteki doğrularını ona dokunulmazlık zırhı yapmamak…
Haksızlığa uğradığında ise geçmişteki yanlışlarını o haksızlığı meşrulaştırmanın bahanesi haline getirmemek…
Tarihsel kişiliklere bağlılık duymak zorunda değiliz.
Tarihsel gerçekliğe bağlı kalmak zorundayız.
Ve bizim açımızdan bu gerçekliğin merkezinde yalnızca devlet adamları, partiler, darbeler ve seçimler değil; üretenler, üretilen değerin kimin elinde toplandığı ve emekçi sınıfın kendi siyasal kaderini belirleme imkanına sahip olup olmadığı vardır.
