Ebulfez Elçibey’i Nasıl Yorumlamalıyız? Bağımsızlık, Sınıf ve Turan

Ebulfez Elçibey’i yalnızca Azerbaycan’ın kısa süre görev yapmış bir Cumhurbaşkanı olarak okumak eksik kalır.

Onun siyasi hayatında Sovyetler Birliği’ne karşı bağımsızlık mücadelesi vardır.

Azerbaycan Halk Cephesi vardır.

Karabağ vardır.

Rus askeri varlığına karşı çıkış vardır.

Türkiye’yle yakınlaşma vardır.

Turan düşüncesi vardır.

Güney Azerbaycan meselesi vardır.

1992’de iktidara geliş, yalnızca bir yıl sonra Gence’de başlayan isyan karşısında iktidarın dağılması ve Haydar Aliyev’in yükselişi vardır.

Ve bütün bunların arkasında daha temel bir soru vardır:

Milli bağımsızlık yeterli midir?

Bir millet yabancı egemenliğinden kurtulabilir.

Kendi bayrağını çekebilir.

Kendi ordusunu kurabilir.

Kendi devletini yönetebilir.

Fakat üretim araçları üzerindeki hakimiyet sermaye sınıfının elinde kalıyorsa, emekçi sınıf için kurtuluş tamamlanmış mıdır?

Ebulfez Elçibey’i bizim açımızdan ilginç kılan tam da bu sorudur.

Çünkü Elçibey’in bağımsızlıkçılığına ve Turan’a ilişkin düşüncelerinde güçlü bir tarihsel haklılık bulurken, bu birliğin sınıfsal temelinde önemli bir eksiklik görüyoruz.

Önce Şu Soruyu Soralım: Sovyetler Birliği Neydi?

Elçibey’i anlamak için önce Sovyetler Birliği’ni anlamak gerekir.

SSCB yalnızca isim değiştirmiş bir Rus İmparatorluğu muydu?

Yoksa halkların eşit biçimde birleştiği gerçek bir sosyalist bir birlik miydi?

Bu soruya iki uçtan birine sığınarak cevap vermek kolaydır.

Birinci uç şöyle der:

“Sovyetler Birliği başından sonuna kadar Rus emperyalizminin başka isim altında devamıydı.”

İkinci uç ise şöyle der:

“Sovyetler Birliği halkların tam eşitliğini sağlamış sosyalist bir kardeşlik düzeniydi; milliyet sorunu çözülmüştü.”

Tarihsel gerçeklik bu iki anlatıdan da daha karmaşıktır.

Sovyetler Birliği hukuken ve kurumsal olarak eski Çarlık Rusyası’nın basit bir devamı değildi.

Birlik, ulusal cumhuriyetlere dayanan bir yapı üzerine kurulmuştu. Erken Sovyet döneminde yerel dillerin, milli kadroların ve cumhuriyetlerde yerli yöneticilerin geliştirilmesini amaçlayan politikalar uygulandı. Ulusal dillerde eğitim, yayıncılık ve kamu yönetimi desteklendi.

Bunların Sovyet coğrafyasındaki birçok halkın milli kimliğinin gelişmesine gerçek katkıları oldu.

Bu gerçeği yok sayıp SSCB’yi daha 1917’den itibaren yalnızca “Rus devleti” diye tanımlamak doğru değildir.

Fakat bunun tersi de doğru değildir.

Sovyetlerde son derece merkezi bir parti ve devlet yapısı bulunuyordu. Cumhuriyetlerin hukuki statüsü geniş görünse de Moskova’daki parti merkezi, güvenlik aygıtı ve ekonomik planlama mekanizmaları ulusal cumhuriyetlerin gerçek siyasal hareket alanını ciddi biçimde sınırlayabiliyordu.

Özellikle Stalin döneminden itibaren erken dönem milliyetler politikasının önemli unsurları geriledi. Moskova merkezileşmesi güçlendi. Rusça, Sovyet sisteminin ortak ve baskın dili hâline geldi. Milli komünist kadroların bir bölümü tasfiye edildi.

Dolayısıyla bizim kanaatimiz şudur:

SSCB ne yalnızca Çarlık Rusyası’nın kızıl renge boyanmış haliydi ne de milletler meselesini kusursuz biçimde çözmüş gerçek bir eşit halklar birliğiydi.

Sosyalist üretim ilişkilerine, planlı ekonomiye ve çok uluslu kurumlara sahip gerçek bir Sovyet deneyimi vardı.

Ama bu deneyimin içerisinde Moskova merkezileşmesi, Büyük Rus ağırlığı ve ulusal cumhuriyetlerin kendi kaderlerini belirleme imkanlarının sınırlandırılması da vardı.

Tam burada Mirsait Sultan Galiyev karşımıza çıkar.

Sultan Galiyev’in Sorusu

Mirsait Sultan Galiyev, Sovyet deneyiminin Türk ve Müslüman halklar bakımından taşıdığı çelişkiyi daha kuruluş yıllarında fark eden isimlerden biriydi.

Bolşevik Devrimi’ne katılmıştı.

Çarlık rejimine karşıydı.

Sosyalistti.

Fakat sosyalizmin Rus merkezinden bütün Doğu halklarına yukarıdan doğru aktarılmasına da itiraz ediyordu.

Sultan Galiyev’e göre dünya yalnızca Avrupa toplumlarında görülen işçi-burjuva karşıtlığı üzerinden açıklanamazdı.

Sömürge halklar da bir bütün olarak emperyalist merkezlerin tahakkümü altında bulunuyordu.

Bu nedenle Türk ve Müslüman halkların kendi siyasi iradelerine sahip olması gerektiğini savundu.

Onun düşüncesinin bizim açımızdan en önemli tarafı şudur:

Turancılık ile sosyalizm zorunlu olarak birbirinin karşıtı değildir.

Türk halkları kendi milli kimliklerini koruyabilir.

Birbirleriyle siyasal ve ekonomik dayanışma kurabilir.

Aynı zamanda bu birlik sermaye sınıflarının değil emekçi sınıfların birliği olarak düşünülebilir.

Fakat Sultan Galiyev’i de eleştiriden muaf tutmamak gerekir.

Milletleri bütünüyle “proleter” veya “burjuva” olarak sınıflandırmak, milletin kendi içindeki sınıf çelişkilerini görünmez hâle getirebilir.

Bir millet emperyalist baskıya uğrayabilir.

Ama o milletin içerisinde de işçi vardır.

Köylü vardır.

Memur vardır.

Sermayedar vardır.

Büyük toprak sahibi vardır.

Muasır Emekçi Sınıf Teorisi açısından millet ile sınıf aynı şey değildir.

Dolayısıyla Sultan Galiyev’in anti-emperyalist ve Türk halklarının dayanışmasını öne çıkaran sosyalist düşüncesinden yararlanabiliriz.

Ama milli çelişkiyi sınıf çelişkisinin yerine koyamayız.

Elçibey’in Sovyetlere Karşı Mücadelesi

Ebulfez Elçibey’in siyasi hayatı tam da bu Sovyet milliyetler meselesinin geç döneminde biçimlendi.

Akademik hayat içerisinde yetişti.

Sovyet sisteminin Azerbaycan üzerindeki hakimiyetine karşı giderek daha açık bir bağımsızlıkçı çizgi geliştirdi.

1970’lerde Sovyet karşıtı ve milliyetçi faaliyeti nedeniyle tutuklandı.

1980’lerin sonunda yükselen Azerbaycan milli hareketinin içerisinde yer aldı ve Azerbaycan Halk Cephesi’nin liderlerinden biri oldu.

Bu hareket yalnızca seçim kazanmayı amaçlayan sıradan bir siyasal hareket değildi.

Azerbaycan’ın Moskova merkezinden bağımsızlaşmasını, milli egemenliğini kazanmasını ve Karabağ meselesinde kendi iradesini ortaya koymasını savunuyordu.

Elçibey burada açık biçimde bağımsızlıkçı taraftadır.

SSCB Çözülürken Ne Yapılmalıydı?

Bizim açımızdan en önemli sorulardan biri budur.

1991’de Sovyetler Birliği çözülürken Azerbaycanlı sosyalistler ne yapmalıydı?

“Sosyalist devlet yıkılmasın.” diyerek Sovyetler Birliği’ne bağlı mı kalmalıydılar?

Yoksa Azerbaycan’ın bağımsızlığını mı savunmalıydılar?

Eğer Sovyetler Birliği gerçekten halkların gönüllü ve eşit birlikteliği olarak işlemeye devam ediyor olsaydı farklı bir cevap düşünülebilirdi.

Fakat bir birlik ancak gönüllü olduğu sürece birliktir.

Bir cumhuriyet birlikten ayrılmak istediğinde askeri, idari veya siyasal baskıyla tutuluyorsa, orada sosyalist enternasyonalizmin yerini merkez hakimiyeti almaya başlamış demektir.

Bu nedenle Azerbaycan’ın bağımsızlık talebini yalnızca “milliyetçilik” diyerek reddetmek bizim açımızdan doğru olmaz.

Muasır Emekçi Sınıf Teorisi açısından emekçilerin vatanı önemsiz değildir.

Emekçi sınıf, kendi milletinin yabancı bir siyasi merkez tarafından yönetilmesini kabullenmek zorunda değildir.

Dolayısıyla SSCB’nin çözülme koşullarında Azerbaycan’ın kendi kaderini belirleme ve bağımsız devlet kurma hakkını savunmak doğruydu.

Bu bakımdan Elçibey’in bağımsızlıkçılığına olumlu bakıyoruz.

Ama bağımsızlık yalnızca başlangıçtır.

Asıl soru ertesi gün ortaya çıkar:

Bağımsız Azerbaycan kimin Azerbaycanı olacaktır?

Elçibey ve Türk Dünyası

Elçibey’in siyasi düşüncesinin merkezinde Türk dünyası bulunuyordu.

Azerbaycan’ı yalnızca eski Sovyet coğrafyasından kopmuş küçük bir Kafkas devleti olarak görmüyordu.

Onu daha geniş Türk dünyasının parçası olarak düşünüyordu.

Türkiye’yle yakın ilişkiyi savunuyordu.

Ortak kültür, ortak alfabe ve siyasal-ekonomik iş birliği üzerinde duruyordu.

Güney Azerbaycan meselesine önem veriyor, Azerbaycan’ın Türk dünyası içerisindeki merkez ülkelerden biri olmasını istiyordu.

Bizim açımızdan bu yönelimin önemli bir tarihsel değeri vardır.

Çarlık ve Sovyet dönemlerinde birbirinden kopmuş Türk halklarının birbirleriyle doğrudan ilişki kurmaları, ortak kültürel bağlarını yeniden keşfetmeleri ve Moskova üzerinden birbirlerine bakmak zorunda kalmamaları olumlu bir gelişmedir.

Türk dünyasının ülkeleri arasında ekonomik iş birliği, ortak bilimsel çalışmalar, talebe değişimleri, ulaştırma ağları, enerji iş birliği, kültürel yakınlaşma ve savunma iş birliği geliştirilebilir.

Bunlara karşı çıkmak için herhangi bir sınıfsal neden yoktur.

Fakat burada başka bir soru ortaya çıkar:

Nasıl bir Turan?

Turan Ama Kimin Turanı?

Bir Türk birliği kurulabilir.

Peki bu birliğin içerisinde işçi nerede duracaktır?

Kazakistan’daki işçi ile Kazakistan’daki sermayedar aynı sınıfsal çıkara mı sahiptir?

Türkiye’deki işçi ile Türkiye’deki sermayedar aynı çıkarı mı savunur?

Azerbaycan’daki petrol işçisi ile petrol sermayesinin sahibi yalnızca ikisi de Türk olduğu için aynı ekonomik blokun parçası mı sayılmalıdır?

MEST açısından cevap hayırdır.

Milli birlik sınıf çelişkisini ortadan kaldırmaz.

Türk dünyası içerisinde sermayenin serbest dolaştığı, büyük şirketlerin yeni pazarlar elde ettiği, oligarkların ortaklıklar kurduğu fakat işçilerin düşük ücretlerle çalışmayı sürdürdüğü bir düzen kurulursa buna yalnızca “Türk birliği” olduğu için olumlu bakamayız.

Bize göre gerçek Türk dayanışması yalnızca devlet başkanlarının, sermayedarların ve şirketlerin dayanışması olamaz.

Türk dünyasının emekçilerinin dayanışması da olmalıdır.

Azerbaycan’daki işçiyle Türkiye’deki işçi…

Kazakistan’daki madenciyle Kırgızistan’daki kamu çalışanı…

Özbekistan’daki çiftçiyle Türkmenistan’daki emekçi…

aynı ekonomik iş birliğinin öznesi olmalıdır.

Bu nedenle Elçibey’in Turan düşüncesini yön olarak değerli, sınıfsal içerik bakımından eksik görüyoruz.

Türk halklarının bağımsızlığını ve birbirleriyle yakınlaşmasını savunması haklıdır.

Ama bu birlik emekçi sınıflara yaslanmadığında, milli birlik sermaye sınıflarının ortak pazarına dönüşme riski taşır.

Sultan Galiyev’in Elçibey’e göre daha ilginç hâle geldiği yer de tam burasıdır.

Sultan Galiyev en azından şu soruyu sormuştu:

Türk birliği sosyalist olabilir mi?

Biz bugün bunu başka biçimde sorabiliriz:

Türk dünyasının birliği emekçi sınıfların çıkarlarına dayanabilir mi?

1992: Elçibey İktidara Geliyor

7 Haziran 1992’de Ebulfez Elçibey Azerbaycan Cumhurbaşkanı seçildi.

Azerbaycan Halk Cephesi artık muhalefet hareketi değil, devlet yönetiminin merkezindeydi.

Elçibey döneminde Azerbaycan Rusya’dan uzaklaşarak Türkiye’yle daha yakın ilişki kurmaya çalıştı.

Bağımsız dış politika izlemeye yöneldi.

Bağımsız Devletler Topluluğu’na mesafeli durdu.

Rus askeri birliklerinin Azerbaycan’dan çıkarılmasını istedi ve görev süresi içerisinde Rus askeri varlığının önemli bölümü ülkeden çekildi.

Bunları milli bağımsızlık açısından olumlu değerlendiriyoruz.

Bağımsız bir devletin topraklarında eski hakim merkez devletin askeri varlığının sürmesine karşı çıkmak tutarlı bir bağımsızlıkçı tavırdır.

Fakat bağımsızlığın iktisadi boyutuna baktığımızda tablo daha karmaşıktır.

MEST Açısından Elçibey Ekonomisi

Elçibey iktidara geldiğinde Azerbaycan ekonomisi zaten ağır bir kriz içerisindeydi.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla eski üretim ve ticaret ağları parçalanmıştı.

Karabağ savaşı sürüyordu.

Yüz binlerce insan yerinden edilmişti.

Üretim düşüyordu.

İşsizlik yükseliyordu.

Yaşam standartları geriliyordu.

Bu nedenle Elçibey dönemindeki ekonomik krizi yalnızca Elçibey yönetimine yüklemek tarihsel olarak doğru değildir.

Sistemik çöküş ondan önce başlamıştı.

Karabağ Savaşı onun eseri değildi.

Sovyet ekonomik ağlarının parçalanmasını da o yaratmamıştı.

Ancak hükümetinin ekonomik yönelimi de MEST açısından eleştiriye açıktır.

Sovyet tipi komuta ekonomisinin çözülmesiyle piyasa mekanizmalarına geçiş genel yönelim olarak kabul ediliyordu.

Burada kronolojiye dikkat etmek gerekir.

Fiyat liberalizasyonunun ve piyasa dönüşümünün bir bölümü Elçibey’in Cumhurbaşkanlığından önce başlamıştı.

Geniş çaplı özelleştirme ise onun kısa iktidarında tamamlanmış değildi.

Dolayısıyla Sovyet sonrası bütün kapitalist dönüşümü Elçibey’e yüklemek yanlış olur.

Fakat Elçibey yönetiminin de Sovyet bürokratik mülkiyet modelinin yerine emekçi sınıf hakimiyetine dayanan yeni bir kamucu sistem inşa etmeye yönelmediği açıktır.

MEST açısından bizim eleştirimiz burada ortaya çıkar.

Sovyet bürokratik merkeziyetçiliğinden kurtulmak doğruydu.

Ama seçenek yalnızca:

Moskova merkezli devlet mülkiyeti ile özel sermayeye dayalı piyasa ekonomisi arasında değildi.

Üçüncü bir yol düşünülebilirdi:

Azerbaycan’ın milli bağımsızlığını emekçi sınıfın ekonomik hakimiyetiyle birleştirmek.

Stratejik sektörleri kamusal mülkiyette tutmak…

Petrol gelirlerini toplum adına yönetmek…

İşçi denetimini geliştirmek…

Kooperatifleri güçlendirmek…

Kamu işletmelerini bürokratik ayrıcalığın değil toplumsal ihtiyacın hizmetine sokmak…

Yeni milli devleti sermaye sınıfının değil, emekçilerin devleti haline getirmek…

Elçibey’in siyasi programında bu sınıfsal dönüşüm merkezi bir yer tutmadı.

İşte onun bağımsızlıkçılığı ile aramızdaki temel mesafe burada başlıyor.

Petrol Kimin Olacaktı?

Azerbaycan’ın geleceğinin temel meselelerinden biri petroldü.

Sovyet sonrası dönemde petrol yalnızca ekonomik kaynak değildi.

Devlet iktidarının, dış politikanın ve sınıfsal yapının belirleyici araçlarından biri olacaktı.

Elçibey Batılı petrol şirketleriyle ilişkiler geliştirmeye çalıştı ve Rusya’nın Azerbaycan enerji kaynakları üzerindeki hakimiyetini kırmak istedi.

Milli bağımsızlık açısından Moskova’nın enerji üzerindeki tekeline karşı çıkılması anlaşılabilir.

Fakat MEST açısından başka bir soru daha sorulur:

Petrol Rusya’nın mı, Batılı şirketlerin mi, Azerbaycan sermayesinin mi, yoksa Azerbaycan emekçilerinin mi olacaktır?

Sadece yabancı hakimiyetinin yönünü değiştirmek ekonomik kurtuluş değildir.

Rus şirketinin yerine Amerikan veya İngiliz şirketi geldiğinde emek-sermaye çelişkisi ortadan kalkmaz.

Aynı şekilde yabancı şirketin yerine Azerbaycanlı oligarkın geçmesi de çözüm değildir.

Petrol gibi stratejik bir kaynak toplumun ortak servetidir.

Bize göre asıl bağımsızlık, bu servetin emekçi toplum adına denetlenebilmesidir.

Elçibey Neden Yenildi?

Elçibey’in iktidarı yalnızca yaklaşık bir yıl sürdü.

Bunu yalnızca “Rusya devirdi.” diyerek açıklamak kolaydır.

Ama eksiktir.

Yalnızca “Elçibey beceriksizdi.” demek de kolaydır.

O da eksiktir.

1993’e gelindiğinde birkaç kriz aynı anda birleşmişti.

Karabağ savaşında ağır askeri sorunlar yaşanıyordu.

Kelbecer’in kaybı hükümetin prestijini ciddi biçimde sarstı.

Devlet kurumları henüz son derece zayıftı.

Ordu bütünlüklü bir merkezi komuta altında değildi.

Silahlı birlikler ve bölgesel güç odakları bulunuyordu.

Hükümet içerisindeki anlaşmazlıklar büyümüştü.

Ekonomik kriz halk desteğini aşındırıyordu.

Eski Sovyet nomenklaturası tamamen ortadan kalkmamıştı.

Ve Suret Hüseynov’un Gence’deki silahlı isyanı bu zayıflıkların tamamını görünür hâle getirdi.

Rusya faktörünü de görmezden gelemeyiz.

Elçibey’in BDT’ye mesafeli tutumu, Rus askeri varlığını sona erdirmesi ve Türkiye eksenli dış politika arayışı Moskova’nın çıkarlarıyla açık biçimde çatışıyordu.

Fakat Elçibey’in düşüşünü yalnızca dış müdahaleyle açıklamak, içerideki devlet krizini ve yönetim zafiyetlerini görünmez hâle getirir.

Dış müdahale ancak içeride tutunabileceği çatlaklar bulduğunda güçlü hâle gelir.

Elçibey’in temel siyasal sorunlarından biri de burada ortaya çıktı:

Bağımsızlık hareketi devleti ele geçirmişti ama güçlü bir devlet aygıtı kuramamıştı.

Daha da önemlisi, iktidarın arkasında örgütlü ve kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda seferber olmuş geniş bir emekçi sınıf hareketi bulunmuyordu.

Elçibey’in Karşısında Haydar Aliyev Ne Öneriyordu?

Elçibey’in yenilgisini anlamak için yalnızca onun hatalarına bakmak yeterli değildir.

Çünkü onun karşısında yalnızca başka bir siyasetçi değil, başka bir iktidar modeli yükseliyordu.

Haydar Aliyev, Sovyet devlet aygıtının içinden yetişmişti.

Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin en güçlü yöneticilerinden biri olmuş, Sovyet güvenlik ve parti aygıtının üst kademelerinde görev yapmıştı.

Bu nedenle Elçibey gibi sokaktan, milli hareketten ve muhalefetten yükselen bir lider değildi.

Devlet aygıtının nasıl çalıştığını biliyordu.

Bürokrasiyi tanıyordu.

Güvenlik mekanizmalarını tanıyordu.

Yerel güç merkezlerini tanıyordu.

Eski Sovyet elitleriyle nasıl ilişki kurulacağını biliyordu.

Bu fark, 1993 krizinde son derece önemli hâle geldi.

Elçibey’in dayandığı milli hareket siyasal meşruiyete sahipti fakat devlet aygıtı üzerindeki hakimiyeti zayıftı.

Aliyev ise toplumsal hareketten çok devlet deneyimine ve iktidar tekniğine sahipti.

Haydar Aliyev’in İdeolojisi

Haydar Aliyev’i katı bir şekilde belli bir ideolojiyi takip ettiğini söyleyemeyiz.

Elçibey’in Türkçülüğü kadar belirgin bir ideolojik dünya görüşü ortaya koymadı.

Onun siyasetinde daha belirleyici olan üç unsur vardı:

Azerbaycan devletinin bekası, merkezi iktidarın güçlendirilmesi ve pragmatik denge siyaseti.

Sovyet döneminden gelen devletçilik kültürünü bağımsız Azerbaycan’ın ihtiyaçlarına uyarladı.

Elçibey’in hareketçi ve idealist siyasetinden farklı olarak Aliyev, ideolojik saflıktan çok iktidarın korunmasına, devlet kurumlarının merkezileştirilmesine ve farklı güç odaklarının denetlenmesine önem verdi.

Bu nedenle Elçibey ile Aliyev arasındaki farkı yalnızca “milliyetçi ile eski komünist” karşıtlığı üzerinden okumak yetersizdir.

Daha doğru ayrım belki şudur:

Elçibey bir milli hareket lideriydi; Aliyev bir devlet iktidarı kurucusuydu.

Aliyev Hangi Sınıflara Yaslandı?

MEST açısından bizim için önemli soru budur.

Haydar Aliyev’in iktidarı bağımsız emekçi sınıf örgütlenmesine dayanmadı.

Onun temel toplumsal ve siyasal dayanakları arasında eski Sovyet bürokrasisi, güvenlik aygıtı, devlet yöneticileri, bölgesel elitler ve zamanla petrol ekonomisi çevresinde şekillenen yeni sermaye grupları yer aldı.

Sovyet sistemi çökerken eski nomenklaturanın önemli bölümü bir gecede yok olmadı.

Devlet aygıtındaki bilgi, ilişki ağları ve ekonomik bağlantılar yeni Azerbaycan devletine taşındı.

Aliyev bu kadroları tasfiye etmek yerine büyük ölçüde yeniden örgütledi.

Böylece Azerbaycan’da Elçibey döneminin zayıf ve parçalı devlet yapısının yerine daha merkezi bir iktidar ortaya çıktı.

Fakat bizim açımızdan burada kritik ayrım şudur:

Devletin güçlenmesi ile emekçi sınıfın güçlenmesi aynı şey değildir.

Aliyev merkezi devleti güçlendirdi.

Ama üretim araçları üzerindeki hakimiyeti emekçilere devretmedi.

Yeni petrol ekonomisi zamanla devlet bürokrasisi ile sermaye çevrelerinin iç içe geçtiği yeni bir egemen blok oluşturdu.

Dolayısıyla Elçibey’den Aliyev’e geçiş yalnızca “istikrarsızlıktan istikrara geçiş” değildir.

Aynı zamanda milli hareket merkezli zayıf bir iktidardan bürokrasi ve sermaye merkezli daha güçlü bir iktidar modeline geçiştir.

Aliyev ve Turan

Haydar Aliyev Türk dünyası fikrine karşı değildi.

Türkiye’yle yakın ilişkileri destekledi.

Türk devletleriyle işbirliğini geliştirdi.

Azerbaycan’ın Türk kimliğini reddetmedi.

Fakat Elçibey gibi Turan’ı dış politikanın ve devlet ideolojisinin merkezine yerleştirmedi.

Onun açısından Türk dünyası Azerbaycan’ın kullanabileceği önemli bir dış politika ve kimlik alanıydı.

Ama Azerbaycan devletinin çıkarlarının üstünde ideolojik bir hedef değildi.

Bu nedenle Aliyev’in Türk dünyası siyaseti daha pragmatikti.

Elçibey için Türk birliği büyük bir tarihsel ülküydü.

Aliyev için ise Türk dünyası, Azerbaycan’ın çok yönlü dış politikasının önemli sütunlarından biriydi.

Bu fark küçümsenmemelidir.

Elçibey “Türk dünyası nasıl birleşir?” diye sorarken Aliyev daha çok “Azerbaycan Türk dünyasıyla ilişkilerini kendi devlet çıkarları açısından nasıl kullanır?” sorusuna cevap arıyordu.

Türkiye’ye Bakış

Aliyev Türkiye’yi Azerbaycan için temel stratejik ortaklardan biri olarak gördü.

Türkiye-Azerbaycan yakınlığını geliştirdi.

Fakat Elçibey’in Türkiye’ye yaklaşımındaki ideolojik ve duygusal yoğunluk Aliyev’de daha sınırlıydı.

Elçibey, Türkiye’yi geniş Türk dünyası projesinin merkezi unsurlarından biri olarak görüyordu.

Aliyev ise Türkiye’yi çok önemli bir ortak olarak görürken dış politikanın tamamını Ankara eksenine bağlamadı.

Bu fark onun genel siyasal yönteminin bir parçasıydı.

Türkiye’yle yakınlaş.

Ama Rusya’yı tamamen karşına alma.

Batı’yla enerji ilişkileri geliştir.

Ama İran’la da yönetilebilir ilişkiler kur.

Azerbaycan’ı tek bir dış merkeze bağımlı hâle getirme.

Bu, Aliyev’in dış politikasının temel mantığıydı.

Aliyev’in Dış Politikası: Denge

Elçibey’in dış politikası belirgin biçimde yön tercihine dayanıyordu.

Rusya’dan uzaklaşmak.

Türkiye’ye yaklaşmak.

Batı’yla ilişkileri geliştirmek.

Türk dünyasını birleştirmek.

Aliyev ise daha çok denge siyaseti izledi.

Rusya’yla ilişkileri yeniden normalleştirdi.

Azerbaycan BDT’ye katıldı.

Türkiye’yle yakın ilişkileri sürdürdü.

Batılı petrol şirketlerini Azerbaycan enerji sektörüne çekti.

İran’la açık bir jeopolitik çatışmadan kaçındı.

Bu siyasetin sonucu Azerbaycan’ın manevra alanının genişlemesi oldu.

Aliyev dış politikayı bir ideolojik ittifak meselesi olmaktan çok, devletin bekası ve pazarlık gücü meselesi olarak gördü.

Bu pragmatizm Azerbaycan devletinin kısa vadede istikrar kazanmasına katkı sağladı.

Fakat MEST açısından yine aynı soruya dönüyoruz:

Bu istikrar kimin yararınaydı?

Devletin istikrar kazanması toplumun bütün sınıflarının eşit biçimde güçlenmesi anlamına gelmez.

Merkezi iktidarın güçlenmesi aynı zamanda bürokratik ve ekonomik elitlerin toplumsal hakimiyetini sağlamlaştırabilir.

Dolayısıyla Aliyev modeli Elçibey’in zayıf devlet sorununa çözüm üretmiş olabilir.

Ama emekçi sınıfın iktidarı sorununa çözüm üretmemiştir.

Elçibey mi, Aliyev mi?

Bu soruyu kişisel sempati üzerinden cevaplamanın bir anlamı yoktur.

Elçibey’in güçlü tarafları vardı.

Milli bağımsızlıkçılığı daha tutarlıydı.

Rus askeri varlığına karşı daha açıktı.

Türk dünyası vizyonu daha genişti.

Sovyet merkezileşmesine karşı daha netti.

Aliyev’in güçlü tarafları başkaydı.

Devlet aygıtını daha iyi biliyordu.

Güç ilişkilerini daha gerçekçi okuyordu.

Merkezi otoriteyi kurabiliyordu.

Farklı dış güçler arasında denge kurabiliyordu.

Fakat iki modelin de MEST açısından ortak bir sınırı vardı:

İkisinin de merkezinde emekçi sınıfın siyasal iktidarı yoktu.

Elçibey milli bağımsızlığı sınıfsal kurtuluşla tamamlayamadı.

Aliyev ise güçlü devlet kurarken bu devleti emekçi sınıfın devleti haline getirmedi.

Dolayısıyla bizim açımızdan tercih yalnızca:

Elçibey mi?

Aliyev mi?

değildir.

Asıl soru şudur:

Elçibey’in milli bağımsızlıkçılığı ile güçlü devlet kapasitesini, emekçi sınıf hakimiyetiyle birleştiren üçüncü bir yol mümkün müydü?

MEST açısından üzerinde düşünülmesi gereken seçenek tam olarak budur.

Elçibey Emekçilere Yaslanabilir miydi?

Elçibey milli harekete yaslandı.

Aydınlara yaslandı.

Bağımsızlık isteyen geniş toplumsal kesimlere yaslandı.

Türk kimliğine ve milli duyguya yaslandı.

Fakat bunları kalıcı bir emekçi sınıf örgütlenmesine dönüştüremedi.

Eğer yeni devletin toplumsal tabanı işçiler, köylüler, öğretmenler, mühendisler, kamu çalışanları, küçük üreticiler ve zanaatkarlar üzerinde daha örgütlü biçimde kurulmuş olsaydı, iktidarın dayanıklılığı farklı olabilirdi.

Bu elbette tarihsel bir karşı-olgusal değerlendirmedir.

“Emekçilere yaslansaydı kesinlikle devrilmezdi.” diyemeyiz.

Karabağ savaşı yine vardı.

Rusya yine güçlüydü.

Devlet kurumları yine yeniydi.

Ekonomi yine çökmüştü.

Fakat şunu söyleyebiliriz:

Bir devrimin veya bağımsızlık hareketinin kalıcılığı, yalnızca liderinin samimiyetine değil, hangi örgütlü toplumsal sınıflara dayandığına da bağlıdır.

Elçibey’in samimiyeti iktidarı korumaya yetmedi.

Milliyetçilik iktidarı korumaya yetmedi.

Seçim kazanmış olmak iktidarı korumaya yetmedi.

Çünkü devletin maddi güçleri üzerinde yeterli hakimiyet yoktu.

Ve milli hareket, emekçileri kendi bağımsız sınıfsal öznesi hâlinde örgütlemiş değildi.

Gence’den Keleki’ye

Haziran 1993’te Suret Hüseynov’un birlikleri Gence’de hükümete karşı ayaklandı.

Hükümetin isyanı bastırma girişimi başarısız oldu.

Hüseynov’un birlikleri Bakü’ye doğru ilerlerken Elçibey, siyasi krizi çözmek amacıyla Nahçıvan’daki Haydar Aliyev’i Bakü’ye davet etti.

Bu karar onun siyasi kaderini belirleyen hamlelerden biri oldu.

Aliyev kısa süre içinde parlamentonun başına geçti.

Elçibey birkaç gün sonra doğduğu Keleki köyüne gitti.

Ardından siyasal iktidar fiilen Aliyev’in eline geçti.

Elçibey’in Keleki’ye gitmesini yalnızca “kaçış” diye okumak haksızlık olabilir.

Kendisi bunu iç savaşı önleme amacıyla açıklamıştır.

Fakat bir devlet başkanının başkentten ayrılması, siyasal iktidarın fiilen terk edilmesi sonucunu doğurdu.

Siyasette iyi niyet ile doğru sonuç aynı şey değildir.

Elçibey’in trajedilerinden biri de budur.

İç savaşı önlemek istemiş olabilir.

Fakat ortaya çıkan iktidar boşluğu Haydar Aliyev’in yükselişini hızlandırdı.

Elçibey’in Yenilgisinden Ne Öğrenebiliriz?

Elçibey’in yenilgisi bize yalnızca Azerbaycan tarihi hakkında değil, milli hareketler hakkında da bir şey söylüyor.

Bağımsızlığı kazanmak, bağımsız devleti yönetmekten farklıdır.

Muhalefet hareketi kurmak başka…

Devlet kurmak başka…

Meydanlarda yüz binlerce kişiyi toplamak başka…

Orduyu, bürokrasiyi, ekonomiyi ve güvenlik aygıtını yönetmek başka…

Elçibey bir bağımsızlık önderiydi.

Ama bağımsızlık önderliği doğrudan başarılı devlet yöneticiliği yaratmıyordu.

Ayrıca milli hareketin kendi içerisinde de sınıfsal bir program eksikliği vardı.

Bağımsız Azerbaycan’ın kimin devleti olacağı yeterince açık değildi.

İşte MEST açısından Elçibey’in temel sınırı burada ortaya çıkar.

Turan’ın Eksik Ayağı: Sınıf

Elçibey bize önemli bir şey bıraktı.

Türk halklarının birbirine yabancı olmak zorunda olmadığını…

Moskova’nın, Pekin’in, Washington’ın veya başka bir merkezin aracılığı olmadan birbirleriyle ilişki kurabileceklerini…

Ortak kültür ve tarih bağlarının siyasi dayanışmaya dönüşebileceğini…

Türk dünyasının yalnızca folklorik bir kavram olmadığını…

gösterdi.

Bunları değerli buluyoruz.

Fakat bize göre Turan düşüncesi burada tamamlanmış değildir.

Bir Türk birliği yalnızca devletlerin birliği olacaksa eksiktir.

Yalnızca sermayenin yeni ortak pazarı olacaksa daha da eksiktir.

Yalnızca ortak bayraklar, zirveler ve askeri törenlerden ibaret olacaksa emekçilere vereceği şey sınırlıdır.

Biz başka bir Türk dünyası tasavvur edebiliriz.

Ortak kültürünü geliştiren…

Ama aynı zamanda üretimin merkezine emekçiyi koyan…

Sermayenin milliyetine değil sınıfsal niteliğine bakan…

Stratejik kaynaklarını kamusal denetimde tutan…

Odağını oligarkların değil, toplumların refahına yönelten…

bir Türk dünyası.

Böyle bir Turan, Sultan Galiyev’in tarihsel sorusuyla MEST’in sınıfsal ölçütü arasında yeni bir tartışma alanı oluşturabilir.

Elçibey’i Nereye Koyacağız?

Ebulfez Elçibey’i tek bir sıfatla anlatmak mümkün değildir.

Sovyet muhalifidir.

Azerbaycan bağımsızlık hareketinin önderlerinden biridir.

Türkçüdür.

Turancıdır.

Sekülerdir.

Milli devlet savunucusudur.

Rusya’nın Azerbaycan üzerindeki hakimiyetine karşıdır.

Türkiye’yle yakınlaşmayı savunmuştur.

Ama aynı zamanda iktidarı yalnızca yaklaşık bir yıl sürmüş, savaş ve ekonomik kriz karşısında güçlü devlet kurumları kuramamış ve bağımsızlıkçı hareketini kalıcı bir emekçi sınıf iktidarına dönüştürmemiş bir siyasetçidir.

Bizim Elçibey değerlendirmemiz bu nedenle ne bir reddiye ne de bir kutsamadır.

Sovyet merkezine karşı Azerbaycan’ın bağımsızlığını savunmasını doğru buluyoruz.

Rus askeri varlığının sona erdirilmesini doğru buluyoruz.

Türk dünyasının birbirine yaklaşmasını değerli buluyoruz.

Azerbaycan’ın kendi milli kimliğiyle var olmasını savunmasını olumlu değerlendiriyoruz.

Fakat milli bağımsızlığı sınıfsal kurtuluşla tamamlayamamasını eleştiriyoruz.

Piyasa ekonomisine geçiş karşısında emekçi sınıfın çıkarlarını merkeze alan alternatif bir kamucu model ortaya koyamamasını eleştiriyoruz.

Türk birliği düşüncesinin sınıfsal ayağının zayıflığını görüyoruz.

Ve yenilgisini yalnızca dış güçlerle açıklamıyoruz.

Rusya’nın baskısı vardı.

Karabağ savaşı vardı.

Eski Sovyet kadroları vardı.

Suret Hüseynov’un silahlı gücü vardı.

Ama devlet zayıflığı, yönetim dağınıklığı ve örgütlü toplumsal tabanın yetersizliği de vardı.

Haydar Aliyev’in yükselişi bu eksikliği başka bir biçimde doldurdu.

Aliyev daha güçlü bir devlet kurdu.

Daha dengeli bir dış politika izledi.

Bürokrasiyi ve merkezi iktidarı yeniden örgütledi.

Fakat bu güçlü devlet de emekçi sınıfın devleti olmadı.

Dolayısıyla Elçibey-Aliyev karşılaştırmasından çıkaracağımız sonuç “idealizm kötüdür, pragmatizm iyidir” olamaz.

Bizim açımızdan daha temel sonuç şudur:

Milli bağımsızlık, güçlü devlet ve emekçi sınıf hakimiyeti birbirinden kopuk düşünülemez.

Elçibey birincisini hayatının temel davası yaptı.

Aliyev ikincisini daha başarılı biçimde kurdu.

Fakat üçüncüsü iki modelin de merkezinde yer almadı.

İşte bize göre Azerbaycan tarihinin o dönemden kalan büyük sorunu budur.

Bir millet bağımsızlığını kazanmalı.

Devletini ayakta tutabilecek kurumsal güce sahip olmalı.

Ama bağımsız ve güçlü devletin içerisinde sermaye sınıfı, emekçi çoğunluk üzerinde hakimiyet kuruyorsa mücadele tamamlanmış değildir.

Türk halkları birbirlerine yaklaşmalı.

Fakat Türk birliği sermayedarların ve oligarkların birliği olarak kuruluyorsa mücadele tamamlanmış değildir.

Sosyalizm halkların birliğini savunmalı.

Ama bu birlik bir milletin başka milletler üzerindeki merkez hakimiyetine dönüşüyorsa orada da mücadele tamamlanmış değildir.

Bizim aradığımız terkip üç ilkenin birlikte gerçekleşmesidir:

Milli bağımsızlık.

Türk halklarının dayanışması.

Emekçi sınıfın hakimiyeti.

Ebulfez Elçibey ilk ikisini siyasal hayatının merkezine yerleştirdi.

Fakat üçüncüsünü yerleştirmedi.

Haydar Aliyev ise güçlü devlet kapasitesini geliştirdi.

Fakat bu gücü emekçi sınıf iktidarına dönüştürmedi.

Elçibey’i ölümünün üzerinden geçen yıllardan sonra hâlâ tartışmaya değer kılan şey de belki budur.

Bize tamamlanmış bir doktrin değil, üzerinde düşünmeye devam etmemiz gereken büyük ve eksik bir soru bırakmıştır:

Bağımsız, güçlü, Türk dünyasıyla bütünleşmiş ve gerçekten emekçilerden yana bir Azerbaycan mümkün müdür?

Belki de daha büyük soru şudur:

İktidarın emekçilere dayandığı bağımsız bir Turan mümkün müdür?

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir