Türkiye, yaklaşık yarım asra yayılan silahlı çatışmanın ardından yeni bir siyasal ve hukuki dönemi tartışıyor.
10 Ağustos 2026’da Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen 7595 sayılı Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, kamuoyunda kullanılan adıyla Çerçeve Yasa, PKK/KCK’nin ve bununla bağlantılı oluşumların fiilî varlığının sona ermesi ve silahların teslim edilmesi sonrasında uygulanacak özel bir geçiş hukuku oluşturuyor.
Kanunun hukuki içeriği elbette önemlidir.
Fakat bu yazıda esas olarak başka bir olgunun üzerinde duracağız:
Çerçeve Yasa, Türkiye solunu neden böldü?
Çünkü ortaya son derece öğretici bir tablo çıktı.
TİP ve EMEP, kanuna çok ağır eleştiriler yöneltmelerine rağmen “evet” dedi.
TKP, TKH, SOL Parti ve SEP süreci daha geniş biçimde rejim, sınıf ve emperyalizm ilişkileri içerisinde değerlendirerek karşı pozisyon aldı.
Vatan Partisi ise Çerçeve Yasa’ya karşı çıkarken diğer birçok muhalif partiden farklı olarak yalnızca itiraz etmekle yetinmedi; PKK’nin tasfiyesi sonrasında uygulanmak üzere kendi alternatif af modelini ortaya koydu.
CHP, silahsızlanmayı üniter devlet, eşit yurttaşlık, TBMM ve hukuk devleti ekseniyle birleştiren farklı bir sosyal demokrat-Cumhuriyetçi çizgi geliştirdi.
Yeni Parti’de Genel Başkan Özgür Özel ve yönetici kadro “evet” derken milletvekillerinin çoğunluğu “hayır” dedi.
DSP başlangıçtaki özel yasa itirazından, kanunun kusurlarını kabul etmekle birlikte “evet” tutumuna geçti.
Sosyalist Cumhuriyet Partisi ve HKP ise Cumhuriyet ve antiemperyalizm ekseninden çok daha sert bir reddiye ortaya koydu.
Dolayısıyla ortada mütecanis bir “sol görüş” yoktur.
Aksine Çerçeve Yasa, Türkiye solunun uzun süredir içinde taşıdığı teorik ayrılıkları görünür hâle getiren bir turnusol kağıdına dönüşmüştür.
Soru artık yalnız:
“Barıştan yana mısınız?”
değildir.
Asıl sorular şunlardır:
Hangi barış?
Hangi siyasal düzen içerisinde barış?
Hangi sınıfların çıkarına barış?
Ve:
Sosyalist siyaset, olumlu gördüğü bir sonuç uğruna yanlış bulduğu bir siyasal ve hukuki çerçeveyi desteklemeli midir?
Önce bizim kavramsal konumumuz
Türkiye siyasetinde bu tarihsel olgu yaygın biçimde “Kürt sorunu” veya “Kürt meselesi” olarak adlandırılıyor.
Biz bu kavramsallaştırmayı benimsemiyoruz.
Çünkü Kürt kimliğinin varlığını bir mesele olarak görmüyoruz.
Kürtçe konuşulmasını mesele olarak görmüyoruz.
Kürt kültürünün yaşatılmasını mesele olarak görmüyoruz.
Türkiye gibi tarih boyunca çok sayıda topluluğun birlikte yaşadığı bir coğrafyada Türk, Kürt, Çerkes, Laz, Arap, Gürcü, Boşnak ve başka etnik kimliklerin bulunması toplumsal gerçekliktir.
Dolayısıyla bizim açımızdan mesele etnik kimliklerin varlığı değil, etnik kimlik üzerinden yürütülen siyasi çatışmadır.
Bu ayrım önemlidir.
Etnik farklılık kendiliğinden siyasi çatışma üretmez. Farklı etnik kimliklere sahip insanlar aynı ülkede, ortak milli siyasal aidiyet ve yurttaşlık temelinde yaşayabilir.
Sorun, etnik kimliğin siyasetin temel ayrım çizgilerinden biri hâline getirilmesi; insanların öncelikle sınıfsal ve yurttaşlık konumlarıyla değil, mensup oldukları etnik toplulukların parçaları olarak karşı karşıya konumlandırılmasıdır.
Biz bu olguyu kısaca “etnik siyasal çatışma” olarak adlandırıyoruz.
Etnik siyasal çatışmadan kastımız, etnik kimliklerin varlığından kaynaklanan doğal veya kaçınılmaz bir çatışma değildir. Tam tersine etnik kimliklerin sınıflar üstü kolektif siyasal özneler hâline getirilmesi üzerinden yürütülen siyasi çatışmadır.
Bir kişinin Kürt olması, Kürtçe konuşması veya kültürünü yaşatması onu belirli bir siyasi programın parçası hâline getirmez.
Aynı şekilde Türk kimliğinin benimsenmesi de başka etnik kimliklerin inkarını veya aşağılanmasını gerektirmez.
Bizim eleştirdiğimiz nokta, herhangi bir etnik kimliğin sınıflar üstü bir siyasal çıkar topluluğu olarak kurulmasıdır.
Çünkü “Kürtlerin çıkarı” denildiğinde sınıfsal açıdan hemen şu soruyu sormamız gerekir:
Hangi Kürtlerin?
Kürt işçinin mi?
Kürt kamu çalışanının mı?
Kürt küçük üreticinin mi?
Kürt işsizin mi?
Kürt sermayedarın mı?
Kürt toprak ağasının mı?
Kürt patronla Kürt işçinin etnik kimliği aynı olabilir.
Sınıfsal çıkarları aynı değildir.
Aynı ilke Türkler açısından da geçerlidir.
Türk sermayedarla Türk işçinin ortak milli kimliği, aralarındaki sınıfsal karşıtlığı ortadan kaldırmaz.
Tam bu noktada etnik siyasal çatışma ile emek-sermaye çatışması arasındaki ayrım bizim açımızdan belirleyicidir.
Etnik siyasal çatışma, Türk ile Kürt’ü karşıt siyasi özneler hâline getirebilir. Böyle bir siyasal zeminde Türk işçi ile Kürt işçi, üretim ilişkileri içerisindeki ortak sınıfsal konumlarına rağmen birbirlerinin karşısına yerleştirilebilir.
Emek-sermaye çatışması ise başka bir ayrım çizgisi ortaya koyar.
Burada karşı karşıya gelenler Türklerle Kürtler değildir.
Bir tarafta emeğiyle geçinenler, diğer tarafta sermaye üzerindeki mülkiyeti ve başkalarının emeği üzerindeki ekonomik gücü üzerinden konumlananlar vardır.
Bu nedenle etnik siyasal çatışmanın emek-sermaye çatışmasını görünmez hâle getirebilme tehlikesini önemsiyoruz.
Türk işçi ile Kürt işçiyi birbirinden uzaklaştırırken Türk sermayedarla Kürt sermayedarın sınıfsal konumlarını perdeleyen bir siyaset, bizim açımızdan sosyalist siyasetin yerine geçemez.
Bununla birlikte sınıf siyasetini merkeze almak, geçmişte veya bugün etnik kimlik nedeniyle yaşanmış ayrımcılıkları görmezden gelmek anlamına gelmez.
Bir yurttaş; dili, kültürü veya etnik kökeni nedeniyle ayrımcılığa uğruyorsa bunun karşısında durmak sosyalist siyasetin görevidir.
Ancak bunun çözümünü etnik kimlikleri birbirinden ayrı ve sınıflar üstü siyasi topluluklara dönüştürmekte değil; eşit yurttaşlıkta, ortak milli siyasal aidiyette ve emekçilerin ortak mücadelesinde görüyoruz.
Dolayısıyla bizim kavramsal ayrımımız nettir:
Etnik çeşitlilik bir mesele değildir.
Etnik kimlik bir mesele değildir.
Sınıf meselesini dert edinmeden etnik kimlik üzerinden yürütülen siyasi çatışma bir meseledir.
Sosyalist siyasetin görevi de sınıf meselesi dert edinilmeden kurgulanan etnik siyasal çatışmada taraf olmak değil, farklı etnik kimliklerden emekçilerin ortak sınıfsal çıkarlarını siyasetin merkezine taşımaktır.
Bu nedenle herhangi bir etnik kimliğin karşısına başka bir etnik kimliği koymuyoruz.
Sınıf siyasetini, yurttaşlığı ve emekçi eksenli bir milli siyasal aidiyeti koyuyoruz.
Bu ayrım, Türkiye solunun Çerçeve Yasa karşısındaki tutumlarını değerlendirirken temel ölçülerimizden biri olacaktır.
PKK’nin silahlı faaliyetinin sona ermesini neden istiyoruz?
Burada da konumumuzu açık biçimde ortaya koyalım.
PKK’nin yürüttüğü mücadeleyi emekçi sınıfın siyasal iktidarını hedefleyen bir sınıf siyaseti olarak değerlendirmiyoruz.
Bununla birlikte bu çatışmanın ağır toplumsal bedelini çok büyük ölçüde emekçilerin ödediğini görüyoruz.
Yaşamını kaybedenler arasında işçiler vardı.
Köylüler vardı.
Öğretmenler vardı.
Zorunlu askerlik yapan emekçi ailelerin çocukları vardı.
Türkler vardı.
Kürtler vardı.
Bu nedenle PKK’nin silahlı faaliyetini sona erdirmesini istiyoruz.
Bizim için bunun anlamı şudur:
Emekçiler artık etnik siyasal çatışma uğruna sıkılan kurşunların bedelini yaşamlarıyla ödememelidir.
Fakat buradan şu sonuç çıkmaz:
“PKK silah bırakıyorsa bunu sağlayan her yasa ilericidir.”
Tam tersine sosyalist siyaset tam bu noktada başlar.
Silahlı faaliyetin sona ermesini desteklemekle, bunun için önümüze getirilen bütün siyasi ve hukuki araçları desteklemek aynı şey değildir.
Türkiye solunun asıl ayrışması da burada ortaya çıkmıştır.
Türkiye Solunun Çerçeve Yasa Karşısındaki Tutumu
DEM Parti: Barışı demokratik ve kolektif kimlik siyaseti üzerinden okumak
DEM Parti’yi geniş anlamda Türkiye solunun siyasal alanı içerisinde tartışırken partinin diğer sosyalist yapılardan önemli ölçüde farklı bir teorik zeminde bulunduğunu baştan belirtmek gerekir.
DEM Parti açısından Çerçeve Yasa yalnızca silahlı örgüt mensuplarının hukuki durumuna ilişkin teknik bir geçiş yasası değildir.
Daha büyük bir siyasal dönüşümün parçasıdır.
Silahlı yöntemlerin gerilemesi, demokratik siyasetin genişlemesi, Kürt kimliğinin kolektif siyasal temsilinin güçlenmesi ve daha geniş demokratik reformların gündeme gelmesi bu perspektifin parçalarıdır.
Bu yaklaşım DEM Parti’nin kendi siyasal paradigması içerisinde tutarlıdır.
Bizim ayrılığımız ise tam da paradigmanın başlangıç noktasındadır.
Kürt kimliğini savunmak başka şeydir.
Kürtleri kendi içerisinde sınıfsal farklılıkları aşan ayrı bir kolektif siyasal özne olarak kurgulamak başka şeydir.
Biz ikincisini doğru bulmuyoruz.
Kürt işçinin sınıfsal çıkarı ile Kürt sermayedarın sınıfsal çıkarı aynı değildir.
Dolayısıyla siyasetin etnik kolektif çıkarlar üzerinden kurulmasını sınıfsal açıdan sorunlu buluyoruz.
TİP: Eleştirilerin ağırlığı ile “şerhli evet” arasındaki gerilim
Türkiye İşçi Partisinin tavrı Çerçeve Yasa tartışmasının en öğretici örneklerinden biridir.
Önce bir yanlışlığı düzeltelim.
TİP’in Şubat ayında karşı çıktığı metin, Ağustos ayında TBMM Genel Kurulunda oylanan Çerçeve Yasa’nın kendisi değildi.
TİP, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun sonuç raporuna karşı oy verdi.
Dolayısıyla:
“TİP aynı yasaya önce hayır, sonra evet dedi.”
demek teknik olarak doğru değildir.
Fakat siyasi süreklilik nedeniyle tutarlılık sorunu yine de ortadan kalkmıyor.
TİP’in 8-9 Ağustos Parti Meclisi sonuç bildirgesi oldukça açık.
Parti, iktidarın demokratikleşme konusunda güven vermediğini, AYM ve AİHM kararlarının uygulanmadığını; kayyum uygulamalarının sürdürülmesini, Çerçeve Yasa’nın kapalı kapılar ardında hazırlanmasını, kişiler arasında eşitlik sorunları yaratmasını, bazı yargısal yetkilerin yürütmeye bağlı kurullara devredilmesini ve siyaset yasaklarını eleştiriyor.
Bütün bunlara rağmen TİP, sürecin muhataplarının şerhleriyle birlikte düzenlemeyi kabul etmesini, TBMM’nin çözüm zemini olması gerektiğine ilişkin kendi önceki yaklaşımını ve “barış yolunda somut adımları destekleme” sözünü gerekçe göstererek yasaya “evet” dedi.
Bu nedenle TİP’in tavrını basitçe “ikiyüzlülük” veya “ilkesizlik” diye tanımlamıyoruz.
Daha açıklayıcı kavram şudur:
Eleştirel destek.
TİP, düzenlemenin içinde önemli yanlışlar bulunduğunu kabul ediyor fakat beklenen sonucu daha önemli sayıyor.
Bizim itirazımız burada.
Eğer:
eşitlik sorunu varsa,
yargı-yürütme ilişkisi sorunu varsa,
bir sosyalist parti sırf olumlu bir nihai sonuç beklentisi nedeniyle bütün bunlara rağmen “evet” demek zorunda mıdır?
Bizce değildir.
Sosyalist siyaset üçüncü seçeneği yaratabilmelidir:
PKK’nin silahlı faaliyetinin sona ermesini desteklemek, mevcut yasaya hayır demek ve alternatif geçiş hukukunu ortaya koymak.
TİP’in asıl ikircikliliğini burada görüyoruz.
EMEP: Sınıfsal eleştiri güçlü, oy davranışı neden değişmedi?
Emek Partisinin tavrı TİP’e benzemektedir.
Fakat söyleminde sınıf çok daha görünürdür.
EMEP milletvekili İskender Bayhan, daha 6 Ağustos’ta Çerçeve Yasa’nın kalıcı barış ve demokratikleşme getirmediğini ve bunun bir “rehine siyaseti” yaratabileceğini söyledi. Adalet Komisyonunda da düzenlemenin ciddi eksiklikler taşıdığını, daha kapsamlı siyasi af ve infaz düzenlemelerinin gerektiğini savundu.
Buna rağmen Genel Kurulda EMEP:
“Eleştiri ve itirazlarımızla destek veriyoruz.”
dedi. Bayhan aynı konuşmada sürece işçilerin, emekçilerin ve ezilen halk kitlelerinin çıkarları açısından baktıklarını, iktidarın ise süreci kendi iktidar ve sermaye hesaplarına bağlamaya çalıştığını savundu.
Tam burada EMEP’e yöneltilmesi gereken soru TİP’e yönelttiğimizden bile daha belirgindir:
Sınıfsal eleştiri siyasi tercih üzerinde ne zaman belirleyici olacaktır?
Bir kanunun:
kalıcı barış getirmediğini,
sermayenin çıkarları doğrultusunda kullanılabileceğini,
demokratik talepleri karşılamadığını
söylüyorsanız;
buna rağmen neden “evet”?
EMEP’in cevabı silahlı çatışmanın sona ermesi ve daha ileri mücadelelere alan açılması beklentisidir.
Bu, sosyalist siyasette bilinen “kısmi kazanımı destekle, sınırlarını teşhir et” yöntemine dayandırılabilir.
Fakat asıl soru şudur:
Çerçeve Yasa gerçekten kısmi bir kazanım mıdır, yoksa daha büyük siyasal yapının inşasında kullanılan bir çimento mudur?
Eğer ikinci ihtimal ciddiye alınıyorsa, EMEP’in sınıfsal çözümlemesi ile olumlu oyu arasındaki mesafe büyümektedir.
SEP: “Siyasi rehine” eleştirisinin önemi
Sosyalist Emekçiler Partisi, Çerçeve Yasa’yı parlamentodaki sosyalist partilerden daha sert değerlendirdi.
Güneş Gümüş’ün 6 Ağustos tarihli yazısında temel itiraz açıktır:
Düzenleme gerçek anlamda bir af getirmemekte; soruşturma, kovuşturma ve cezaları beş veya on yıl askıya almaktadır.
SEP’e göre bu yapı, kişiler iktidarın çizdiği siyasal sınırların dışına çıktığında yeniden cezalandırılmalarını kolaylaştırabilecek yeni “siyasi rehineler” yaratma tehlikesi taşıyor.
Bu eleştiriyi önemli buluyoruz.
Çünkü Çerçeve Yasa’yı yalnız:
“Kim cezaevinden çıkacak?”
sorusuyla değerlendiremeyiz.
Şunu da sormalıyız:
Çıkan kişinin hukuk karşısındaki durumu gerçekten normalleşiyor mu, yoksa yıllarca askıda tutulan cezalar onun üzerinde siyasi tehdit olarak mı kalıyor?
SEP ayrıca süreci rejiminin konsolidasyonu ve uluslararası kapitalist düzen bağlamında okuyor.
Bu bakımdan SEP’in analizi üç bileşeni dikkate alıyor:
rejim,
sınıf,
uluslararası düzen.
Bunun Türkiye solundaki tartışmaya önemli katkı yaptığını düşünüyoruz.
Ancak SEP açısından da aynı eksiklik ortaya çıkıyor:
Mevcut düzenleme “siyasi rehine” yaratıyorsa alternatif nedir?
Genel af mı?
Siyasi suçlarla ağır bireysel suçları birbirinden ayıran bir geçiş hukuku mu?
Yargının işlettiği başka bir sistem mi?
Sosyalist eleştiri, alternatifi de mümkün olduğunca somutlaştırmalıdır.
Yeni Parti: Çoğulculuk mu, ortak siyasi tutum eksikliği mi?
Çerçeve Yasa’nın sosyal demokrat alanda ortaya çıkardığı en ilginç tablolardan biri Yeni Parti’de yaşandı.
Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel, kendisinin ve yönetici arkadaşlarının “evet” oyu kullanacağını açıkladı.
Buna karşılık milletvekillerinden, temsil ettikleri illerdeki seçmenlerin hassasiyetlerini de dikkate alarak oy kullanmalarını istedi.
Sonuçta 91 milletvekiline sahip Yeni Parti grubundan 54 milletvekili “hayır”, 35 milletvekili “evet” oyu kullandı.
Bu tabloyu yalnızca:
“Parti içinde demokrasi var.”
diyerek açıklamak yeterli değildir.
Elbette milletvekillerinin her konuda genel başkanla aynı düşünmesi gerekmez.
Milletvekili parti merkezinin memuru değildir.
Fakat siyasi parti de birbirinden bağımsız milletvekillerinin yan yana bulunduğu gevşek bir platform değildir.
Siyasi parti; ortak bir dünya görüşü, program ve iktidar iddiası taşıyan kolektif siyasal öznedir.
Çerçeve Yasa ise tali veya teknik bir düzenleme değildir.
Ülkenin uzun yıllardır devam eden silahlı çatışmasına, ceza hukukuna, siyasal rejime ve toplumsal barış tartışmasına doğrudan dokunan temel bir düzenlemedir.
Dolayısıyla seçmen şu soruyu sormakta haklıdır:
Yeni Parti ne düşünüyor?
Genel başkan “evet” diyor.
Yönetici kadro “evet” diyor.
Milletvekillerinin çoğunluğu “hayır” diyor.
Peki partinin ortak siyasi tutumu nedir?
Buna bütünüyle “siyasetsizlik” demeyi fazla sert buluyoruz.
Ancak böylesine temel bir konuda açık ve ortak bir parti tutumunun ortaya konulamaması ciddi bir siyasi sorundur.
Yeni Parti:
“Bu yasa ciddi eksiklikler taşımaktadır; fakat silahlı faaliyetin sona ermesi doğrultusunda yaratacağı sonucu önceleyerek destekliyoruz.”
diyebilirdi.
Ya da:
“Silahlı faaliyetin sona ermesini destekliyoruz; fakat bunun için oluşturulan hukuki çerçeveyi doğru bulmadığımız için yasaya karşı çıkıyoruz.”
diyebilirdi.
Bunların ikisi de açık ve anlaşılır siyasi tutumlardır.
Hatta parti üçüncü bir yol izleyerek kendi alternatif geçiş hukuku modelini ortaya koyabilir, hangi maddelere neden karşı çıktığını ve bunların yerine hangi hükümleri önerdiğini açıklayabilirdi.
Bir siyasi partide farklı görüşlerin bulunması doğaldır. Milletvekillerinin her konuda aynı yönde oy kullanması da gerekmez. Parti içi çoğulculuk, farklı görüşlerin bastırılmaması bakımından demokratik bir değer taşıyabilir.
Fakat çoğulculuk ile siyasi belirsizlik aynı şey değildir.
Bir siyasi parti, kendi içerisindeki farklı görüşleri korurken ülkenin temel meseleleri hakkında kurumsal bir tutum geliştirebilmelidir.
Genel başkan ve yönetici kadronun bir yönde, milletvekillerinin çoğunluğunun diğer yönde oy kullandığı bir tabloda sorun milletvekillerinin farklı düşünmesi değildir.
Sorun, bütün bu farklılıkların üzerinde partinin hangi ortak siyasi çizgiyi temsil ettiğinin belirsizleşmesidir.
İktidar olma iddiasındaki bir parti açısından bu küçümsenecek bir mesele değildir.
Çünkü yurttaş yalnız milletvekilinin ne düşündüğünü değil, oy verdiği siyasi partinin ülkenin temel meselelerinde ne söylediğini, ne önerdiğini ve iktidara geldiğinde ne yapacağını da bilmek ister.
Bu nedenle Yeni Parti örneğinde tartışılması gereken asıl mesele:
“Milletvekilleri neden farklı oy kullandı?”
sorusundan çok:
“Yeni Parti, bu farklı görüşlerin üzerinde nasıl bir ortak siyasi tutum ortaya koyuyor?”
sorusudur.
Eğer bu soruya açık bir cevap verilemiyorsa, karşımızdaki sorun parti içi çoğulculuktan ziyade ortak siyasi tutum eksikliğidir.
CHP: Cumhuriyetçi-sosyal demokrat bir başka yol
CHP’nin çizgisi Yeni Parti’den daha belirgindir.
Kemal Kılıçdaroğlu, Çerçeve Yasa tartışmasında dört ana ilkeyi öne çıkardı:
doğrulanabilir silahsızlanma,
demokratik reformlar,
bölgesel güvenlik,
dış müdahaleleri sınırlayacak egemenlik stratejisi.
Ayrıca silahlı çatışmanın bitmesi ile üniter devlet yapısının korunmasını iki temel kırmızı çizgi olarak tanımladı. TBMM’yi çözümün meşru merkezi olarak gösterdi.
Bu yaklaşımın önemli tarafları bulunmaktadır.
Etnik kimliklerin özgürce dile getirilebildiği bir yurttaşlık anlayışının bulunabileceğini kabul ediyor.
Sürecin yalnız içerideki aktörlerle değil bölgesel ve uluslararası koşullarla da ilişkili olduğunu görüyor.
Silahsızlanmanın doğrulanabilir bir maddi olgu olması gerektiğini söylüyor.
Bunlar bizim açımızdan değerli noktalardır.
Ancak CHP’nin sınırı, sosyal demokrasinin genel sınırıdır.
CHP’nin çözümü esas olarak:
daha demokratik,
hukukun üstünlüğüne dayalı,
üniter bir kapitalist Cumhuriyet içerisinde aranmaktadır.
Biz bunun yanına şu soruyu ekliyoruz:
Bu Cumhuriyet’in sınıfsal iktidarı kimde olacaktır?
Hukuk karşısında iki yurttaşın ekonomik gücü eşit olmayabilir.
Patronla işçi birer oy kullanabilir.
Ama üretim ilişkileri içerisindeki konumları aynı değildir.
Dolayısıyla bizim hedefimiz yalnız Cumhuriyet’in demokratikleştirilmesi değildir.
Cumhuriyet’in emekçiler lehine sınıfsal dönüşümüdür.
DSP: Özel yasa itirazından eleştirel “evet”e
Demokratik Sol Partinin tavrı ayrıca incelenmeye değer.
Çünkü DSP’nin yaklaşımı süreç içinde değişmiştir.
Genel Başkan Önder Aksakal, ilk aşamalarda PKK mensuplarının silah bırakması için mevcut hukuk düzeninin yeterli olduğunu, özel bir Çerçeve Yasa’ya ihtiyaç bulunmadığını savunmuştu.
Fakat teklifin somut metni ortaya çıktıktan sonra tutumu değişti.
7 Ağustos’ta Aksakal, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı ve şeffaflık açısından yasada demokratik eksiklikler olduğunu açıkça kabul etti.
Buna rağmen DSP’nin “evet” diyeceğini açıkladı.
Gerekçesi şuydu:
Partinin onayı, yasanın kusurlarına değil, devletin silahlı çatışmayı bitirme iradesine veriliyordu.
DSP böylece TİP ve EMEP’e benzer bir oy mantığına başka gerekçelerle ulaşmaktadır.
Bu bize önemli bir ders veriyor:
Aynı oy, aynı siyaset değildir.
DSP’nin tutum değişikliği tek başına tutarsızlık kanıtı değildir.
Bir parti somut teklif ortaya çıktığında önceki görüşünü değiştirebilir.
Ancak şunu sormak gerekir:
Eğer eksiklikler devam ediyorsa, ilk baştaki “özel yasaya gerek yok” görüşünü değiştiren hukuki unsur tam olarak nedir?
Eğer belirleyici unsur yalnız beklenen sonuçsa DSP de eleştirel desteğin başka bir ideolojik biçimini temsil etmektedir.
TKP: “Yasanın maddeleri değil, doğrultusu”
TKP, Çerçeve Yasa’ya yaklaşırken tartışmayı tek tek hükümlerden daha büyük bir siyasi zemine taşımaktadır.
Kemal Okuyan’ın ilk tepkisindeki soru oldukça açıklayıcıdır:
Kısmi af boyutu görülebilir, fakat bütün bunların “doğrultusu ne?”
TKP’nin temel metodolojik yaklaşımı budur.
Kanun boşlukta doğmamıştır.
Bir siyasi rejim içerisinde doğmuştur.
Bir anayasa tartışması vardır.
Bir bölgesel yeniden yapılanma süreci vardır.
ABD başta olmak üzere emperyalist güçlerin bölgesel çıkarları vardır.
Etnik temelli yeni siyasal formüller tartışılmaktadır.
TKP bu nedenle:
“PKK silah bırakıyor, öyleyse yasa ilericidir.”
biçimindeki doğrusal mantığı reddetmektedir.
Bunu önemli buluyoruz.
Çünkü sosyalist çözümlemenin temel özelliklerinden biri bütünü görmektir.
Bir düzenlemenin kısa vadeli sonucu olumlu olabilir.
Fakat uzun vadede hangi siyasal düzeni güçlendirdiği ayrıca incelenmelidir.
Bu bakımdan TKP’nin yöntemi bize TİP ve EMEP’in yönteminden daha yakın durmaktadır.
Fakat TKP’ye de soru yöneltiyoruz:
Mevcut hukuki düzenleme yanlışsa alternatifiniz nedir?
Ağır bireysel suç işlememiş kişilere ne olacaktır?
Geçiş hukuku nasıl işleyecektir?
Yargı nasıl konumlandırılacaktır?
Sosyalizm yalnız yanlış çözümü teşhir etmek değil, doğru çözümü de göstermektir.
TKH: Sınıfsal eşitlik vurgusu
Türkiye Komünist Hareketinin Çerçeve Yasa değerlendirmesi Türkiye solunda sınıfı en açık biçimde öne çıkaran açıklamalardan biridir.
TKH, mevcut sürecin Türkiye’nin demokratikleşmesiyle ilgisi olmadığını; Cumhur İttifakının kendi siyasal sıkışmasını aşma arayışı olduğunu savunuyor.
Daha önemlisi, yaygın biçimde “Kürt sorunu” dediği olguyu açıkça sınıfsal bir eşitlik sorunu olarak tanımlıyor ve çözümü emekçilerin sosyalist, laik ve bağımsız Cumhuriyet mücadelesine bağlıyor.
Bu sınıfsal vurgu önemlidir.
Çünkü Kürt emekçinin hayatını yalnız etnik kimliği belirlemez.
Ücreti belirler.
Barınması belirler.
Eğitimi belirler.
Sağlık hakkı belirler.
Türk emekçi de aynı sınıfsal ilişkilerin içerisindedir.
TKH, silahların bırakılmasını desteklemek ile “Amerikan barışı” olarak tanımladığı bölgesel siyasal projeye destek vermek arasında kesin bir ayrım yapıyor.
Bu ayrım bizim yaklaşımımıza yakındır:
Silahlı faaliyetin sona ermesine evet demek, Çerçeve Yasa’ya evet demeyi zorunlu kılmaz.
Vatan Partisi: Çerçeve Yasa’ya karşı alternatif af ve “Bütünleşen Türkiye” modeli
Vatan Partisi, Çerçeve Yasa karşısında Türkiye solundaki en belirgin alternatif modellerden birini ortaya koydu.
Partinin tutumu yalnız genel bir süreç eleştirisine dayanmıyor. Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, henüz teklifin nihai metni ortaya çıkmadan Çerçeve Yasa yönteminin hukuken uygulanabilir olmadığını savundu ve açık biçimde:
“Bu çerçeve yasa çıkmaz sokaktır.”
dedi.
Perinçek’in temel itirazlarından biri, örgüt mensuplarının “silahlı eyleme katılanlar” ve “katılmayanlar” gibi kategorilere idari makamlar tarafından ayrılmasının hukuk devleti bakımından sorun yaratacağı düşüncesiydi. Bir kişinin hangi suçu işlediğinin MİT veya emniyet raporuyla değil, mahkeme kararıyla belirlenebileceğini savundu. Ayrıca binlerce eski örgüt mensubunun tek tek yargılanmasının yıllarca sürebileceğini ileri sürerek çözümün Vatan Partisi tarafından hazırlanan özel bir af kanunu olduğunu söyledi.
Teklifin metni 5 Ağustos’ta ortaya çıktıktan sonra Perinçek’in itirazı daha da somutlaştı.
Bu kez:
“Ben bu teklife imza atmazdım.”
dedi.
Perinçek’e göre teklifin temel eksikliği, düzenlemeden yararlanacak kişilerin “Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk milletiyle bütünleşme” iradesini açıkça ortaya koymalarını şart koşmamasıydı. Vatan Partisi bu nedenle hükümetin kullandığı “Terörsüz Türkiye” ve kanundaki “toplumsal bütünleşme” kavramlarını yetersiz buluyor, bunların yerine “Bütünleşen Türkiye” ve “devlette ve millette bütünleşme” kavramlarını öneriyor.
Bu ayrım yalnız terminolojik değildir.
Vatan Partisine göre amaç yalnız PKK’nin silahlarının susması değildir. Eski örgüt mensuplarının ayrı bir siyasal veya hukuki topluluk hâlinde varlığını sürdürmesi yerine, bireysel olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk milletiyle bütünleşmesi hedeflenmelidir.
Partinin daha önce hazırladığı alternatif model de bunun üzerine kuruludur:
erteleme değil af.
Böylece Vatan Partisi, Çerçeve Yasa’ya karşı çıkan Türkiye solu içerisindeki bazı partilerden önemli bir noktada ayrılıyor.
TKP, TKH veya SOL Parti’ye:
“Mevcut Çerçeve Yasa yanlışsa alternatif geçiş hukukunuz nedir?”
sorusunu yöneltebiliriz.
Vatan Partisine aynı soruyu yöneltemeyiz.
Çünkü Vatan Partisinin cevabı hazırdır.
Parti, PKK’nin gerçekten feshedilmesi ve silahların bırakılmasının devlet tarafından tespit edilmesinden sonra uygulanacak, belirli süre içerisinde bireysel başvuruya dayanan özel bir af kanunu önermektedir. Partinin Şubat 2026’da TBMM Komisyon Raporu’na yönelik eleştirisinde de “müstakil ve geçici yasal düzenleme”nin böyle bir af kanunu olması gerektiği açıkça savunulmuştur.
Bu yönüyle Vatan Partisinin yaklaşımında önemli bir siyasi tutarlılık bulunmaktadır.
Parti:
“PKK silah bırakmasın.”
demiyor.
Aksine örgütün gerçek anlamda tasfiye edilmesini istiyor.
Fakat:
“PKK silah bırakacaksa hükümetin hazırladığı her hukuki düzenleme desteklenmelidir.”
sonucuna da varmıyor.
Tam tersine mevcut modeli reddederek kendi alternatif hukukunu öneriyor.
Bu tavır, TİP ve EMEP’in yaklaşımıyla karşılaştırıldığında özellikle dikkat çekicidir.
TİP ve EMEP, Çerçeve Yasa’ya önemli hukuki ve siyasi itirazlar yöneltmelerine rağmen silahlı çatışmanın sona ermesinin yaratacağı sonucu önceleyerek yasayı destekledi.
Vatan Partisi ise aynı olumlu sonucu -PKK’nin tasfiyesini ve silahlı çatışmanın sona ermesini- istediği hâlde:
“Ama bu hukukla değil.”
demektedir.
Bu ayrımı önemli buluyoruz.
Çünkü bizim de savunduğumuz temel ilkelerden biri budur:
Bir siyasi hedefi desteklemek, o hedefe ulaşmak için önerilen her hukuki aracı desteklemeyi gerektirmez.
Bununla birlikte Vatan Partisinin alternatifini bütünüyle benimsemiyoruz.
En önemli itirazımız af kapsamının genişliğidir.
Bizim açımızdan geçiş hukukunun temel ilkesi bireysel ceza sorumluluğu olmalıdır.
Silahlı örgütten ayrılmış ancak ağır bireysel şiddet suçu işlememiş bir kişinin topluma yeniden kazandırılmasıyla, doğrudan ağır şiddet suçlarından sorumlu kişinin cezai sorumluluğunun ortadan kaldırılması aynı hukuki mesele değildir.
Toplumsal barış, mağdurların adalet hakkını görünmez hâle getirmemelidir.
Dolayısıyla Çerçeve Yasa’nın yıllarca süren erteleme sistemine yönelik Vatan Partisi eleştirisini tartışmaya değer bulurken, çözümün ağır bireysel suçları da kapsayabilecek geniş bir af olması gerektiği düşüncesine katılmıyoruz.
Vatan Partisiyle ikinci önemli ayrılığımız ise sınıfsaldır.
Parti günümüzde işçileri, köylüleri, kamu çalışanlarını, esnafı ve diğer üretici kesimleri “milli sanayici ve tüccarlar” ile aynı geniş üreticiler cephesinin parçaları olarak değerlendirmektedir.
Biz ise burada daha kesin bir sınıfsal ayrım yapıyoruz.
Bir sermayedarın milli olması onu emekçi yapmaz.
Milli sermaye ile emekçi sınıflar belirli tarihsel koşullarda veya antiemperyalist mücadelelerde ortak siyasi tutumlar geliştirebilir.
Fakat bundan aynı sınıfsal çıkarlara sahip oldukları sonucu çıkmaz.
Üretim araçlarının mülkiyeti ve başkalarının emeği üzerindeki ekonomik güç devam ettiği sürece sermaye ile emek arasındaki sınıfsal karşıtlık da devam eder.
Dolayısıyla Vatan Partisinin milli bağımsızlık, Cumhuriyet, PKK’nin gerçek tasfiyesi ve alternatif hukuk üretme vurgularını önemli bulurken; emek-sermaye çelişkisini “üreticilerin ortak iktidarı” içerisinde ikincilleştirmesine katılmıyoruz.
Yine de Vatan Partisinin Çerçeve Yasa tartışmasındaki konumu Türkiye solu açısından önemli bir örnek oluşturmaktadır.
Çünkü parti bize üçüncü bir tutumun mümkün olduğunu göstermektedir:
Silahlı faaliyetin sona ermesini desteklemek.
Mevcut Çerçeve Yasa’yı reddetmek.
Ve bunun yerine somut bir alternatif hukuk modeli önermek.
İçeriğine yönelik itirazlarımız saklı olmak üzere, Vatan Partisinin bu tutumu Türkiye solundaki tartışmanın önemli eksiklerinden birini görünür kılıyor:
Sosyalist siyaset yalnız “evet” veya “hayır” demekle yetinmemeli; “yerine ne getirilmeli?” sorusuna da cevap verebilmelidir.
SOL Parti: “Barış istiyoruz” demek iktidarın sürecine destek vermek değildir
SOL Parti’nin yaklaşımındaki en önemli yanlardan biri de aynı ayrımı açık biçimde yapmasıdır.
Parti, “silahların susması ve savaşın sona ermesini” toplumun ortak özlemi olarak tanımlıyor.
Fakat Çerçeve Yasa’nın demokratik çözüm getirdiğini kabul etmiyor.
Mevcut rejimden gerçek bir demokratik çözüm çıkmayacağını ve yeni anayasa üzerinden mevcut siyasal iktidarın ömrünü uzatmaya çalışacağını savunuyor.
SOL Parti ayrıca meseleyi ABD ve İsrail’in Orta Doğu’daki yeni düzen arayışıyla birlikte değerlendiriyor.
Burada önemli metodolojik ilke şudur:
Bir sonucu istemek, o sonuca götürdüğü iddia edilen her yolu desteklemek değildir.
Bu ayrım Türkiye’deki siyasi tartışmada sıklıkla kaybolmaktadır.
Çerçeve Yasa’ya hayır diyen bir sosyalistin şiddetin devamını istediği sonucu çıkmaz.
Aynı şekilde yasaya evet veren kişinin de bütün maddelerini benimsediği sonucu çıkmayabilir.
Siyasetin görevi bu ara ayrımları görünür kılmaktır.
SOL Parti’nin eleştirilerinin sınırlı yönü ise TKP’ninkilere benzer şekilde herhangi bir alternatif sunmamasıdır.
Çerçeve Yasa yanlışsa yerine ne konulmalıdır?
Bu soruya sosyalistlerin daha ayrıntılı cevap vermesi gerekir.
Sosyalist Cumhuriyet Partisi: Vatan, emek ve Cumhuriyet üzerinden ret
Sosyalist Cumhuriyet Partisinin yaklaşımı Türkiye solunda Cumhuriyetçi ve antiemperyalist sosyalizm damarının belirgin örneklerinden biridir.
SCP, PKK’nin tasfiyesi ve yeni süreci Türkiye’deki Cumhuriyet düzeninin geleceği, emperyalizmin bölgesel politikaları ve sınıf siyasetiyle birlikte değerlendiriyor.
Partinin siyasal formülasyonu:
Vatan – Emek – Cumhuriyet
üçlüsü etrafında şekilleniyor.
Bu yaklaşımın bizimle ortaklaştığı önemli noktalar vardır.
Etnik siyasetin emekçileri sınıfsal eksenden uzaklaştırabileceği;
emperyalizmin bölgesel projelerinin göz ardı edilemeyeceği;
Cumhuriyet’in sosyalist bir dönüşüm perspektifiyle savunulması gerektiği
düşünceleri bizim de üzerinde durduğumuz meselelerdir.
Fakat SCP çizgisinin zaman zaman meseleleri yüzeysel biçimde yalnızca emperyalizme yüklediğini düşünüyoruz.
ABD’nin ve diğer emperyalist güçlerin etkisi gerçektir.
Ancak Türkiye’deki bütün siyasal aktörler dışarıdan kumanda edilen araçlardan ibaret değildir.
Türkiye sermaye sınıfının kendi çıkarları vardır.
İktidar blokunun kendi hesapları vardır.
Kürt kimlikçi siyasi hareketlerin kendi siyasal iradeleri vardır.
Bizce bir analiz, emperyalizmi görürken iç sınıfsal ve siyasal dinamiklerin görece özerkliğini de görmek zorundadır.
HKP: BOP ve “Yeni Sevr” paradigması
Halkın Kurtuluş Partisi Çerçeve Yasa’ya Türkiye solundaki en sert reddiyelerden birini yöneltiyor.
HKP, süreci doğrudan Büyük Ortadoğu Projesi ve “Yeni Sevr” çerçevesinde okuyor.
Kanunun Türkiye’nin toplumsal bütünleşmesine değil, emperyalizmin bölgesel planlarına hizmet ettiğini savunuyor.
HKP’nin antiemperyalist hassasiyetini hafife almıyoruz.
Emperyalist devletlerin Orta Doğu’da ekonomik, askeri ve siyasi çıkarları olduğu açıktır.
Türkiye’deki Kürt kimlikçi siyasi hareketlerin de tarih boyunca uluslararası ve bölgesel güç dengelerinden tamamen bağımsız hareket ettiğini söylemek mümkün değildir.
Fakat yine aynı metodolojik sınırı çiziyoruz.
Her gelişmeyi tek merkezden hazırlanmış emperyalist planın doğrudan uygulanması olarak açıklamak, analizi güçlendirmek yerine zayıflatabilir.
Tarih yalnız Washington’daki planlardan oluşmaz.
Toplumsal sınıflar vardır.
Sermaye grupları vardır.
Devlet kurumları vardır.
Yerel siyasal aktörlerin iradeleri vardır.
Emperyalizm bütün bunlarla ilişkiye girer.
Ama onları tamamen ortadan kaldırmaz.
Türkiye solundaki ana ayrım nerede?
Bütün bu tutumları yan yana koyduğumuzda Türkiye solunu:
“barış yanlıları”
ve
“barış karşıtları”
şeklinde iki kampa ayırmanın ne kadar yüzeysel olduğu görülüyor.
Çerçeve Yasa’ya “evet” diyenlerin tamamı aynı gerekçeyle evet demediği gibi yasaya karşı çıkanların da ortak bir siyasi programı bulunmuyor.
Asıl ayrımlar çok daha derinde.
Birinci ayrım: Sonucu mu, siyasal ve hukuki çerçeveyi mi öncelemeli?
TİP ve EMEP, Çerçeve Yasa’ya ciddi hukuki ve siyasi eleştiriler yöneltti. Buna rağmen PKK’nin silahlı faaliyetinin sona ermesini, çatışmasızlığın kalıcılaşmasını ve demokratik siyasetin önünün açılmasını daha ağır basan kazanımlar olarak değerlendirerek yasayı destekledi.
DSP de farklı bir ideolojik noktadan yasa tasarısına evet denmesi gerektiği sonucuna ulaştı. DSP açısından belirleyici olan demokratik siyasetin genişlemesinden ziyade devletin silahlı çatışmayı sona erdirme iradesiydi.
Dolayısıyla aynı “evet” oyunun arkasında farklı siyasi gerekçeler bulunmaktadır.
TKP, TKH, SOL Parti, SEP ve Vatan Partisi ise farklı gerekçelerle de olsa başka bir noktada buluşmaktadır:
Silahlı faaliyetin sona ermesinin olumlu olması, bunun için önerilen her siyasi ve hukuki aracın desteklenmesini zorunlu kılmaz.
Bizim yaklaşımımız da bu ikinci ilkeye daha yakındır.
İkinci ayrım: Yasanın maddeleri mi, içinde bulunduğu siyasal doğrultu mu?
Türkiye solundaki daha temel ayrımlardan biri budur.
Bir yasa kendi hükümleri üzerinden mi değerlendirilmelidir?
Yoksa onu ortaya çıkaran rejim, sınıf ilişkileri ve bölgesel koşullarla birlikte mi okunmalıdır?
Elbette doğru cevap ikisini birlikte değerlendirmektir.
Fakat partilerin verdikleri ağırlıklar farklıdır.
TİP ve EMEP yasanın ciddi sakıncalarını tespit etmekle birlikte ortaya çıkaracağı olumlu sonucu öne çıkarmaktadır.
TKP, TKH, SOL Parti ve SEP ise kanunu daha geniş bir siyasal dönüşümün parçası olarak okumaktadır. Mevcut iktidarın rejim arayışları, yeni anayasa tartışmaları, sermaye sınıfının çıkarları ve uluslararası koşullar bu değerlendirmelerde daha belirleyici hâle gelmektedir.
Vatan Partisi de yasayı daha geniş bir siyasal çerçevede değerlendirmekte; fakat diğerlerinden farklı olarak meselenin merkezine milli devlet, millet bütünlüğü ve Cumhuriyet’le bütünleşme kavramlarını yerleştirmektedir.
Bizce sosyalist çözümleme ne kanun maddelerini genel siyasetten koparmalı ne de genel siyasi değerlendirmeler uğruna kanunun somut hukuki içeriğini ihmal etmelidir.
Metin ile doğrultu birlikte okunmalıdır.
Üçüncü ayrım: Etnik siyasal çatışma mı, emek-sermaye çatışması mı?
Türkiye solundaki en köklü teorik ayrımlardan biri burada ortaya çıkmaktadır.
DEM Parti, Kürt kimliğinin kolektif siyasal temsiline ve bu kimlik üzerinden dile getirilen demokratik ve siyasal taleplere merkezi bir önem vermektedir.
TİP ve EMEP ise sınıf siyasetini programlarının temel unsurlarından biri olarak korumakla birlikte, Kürt kimlikçi siyasi hareketin taleplerine ve ulusal demokratik haklar yaklaşımına sosyalist siyaset içerisinde önemli bir yer ayırmaktadır.
TKH başta olmak üzere bazı sosyalist hareketler ise aynı tarihsel olguyu değerlendirirken sınıfsal çelişkilere ve Türk ve Kürt emekçilerin ortak çıkarlarına daha fazla ağırlık vermektedir.
Bizim konumumuz bu noktada nettir.
Kürt kimliğinin özgürce yaşanmasını ve bütün yurttaşların etnik kökenlerinden bağımsız olarak hukuk karşısında eşitliğini savunuyoruz.
Fakat Türkleri veya Kürtleri kendi içlerindeki sınıfsal karşıtlıkları örten mütecanis siyasal özneler olarak kabul etmiyoruz.
Çünkü etnik kimlik ortaklığı, sınıfsal çıkar ortaklığı anlamına gelmez.
Kürt işçinin Kürt sermayedarla sınıfsal çıkarı aynı değildir.
Türk işçinin Türk sermayedarla sınıfsal çıkarı da aynı değildir.
Bu nedenle Türkiye’de yaşanan tarihsel çatışmayı etnik kimliklerin doğal veya kaçınılmaz karşıtlığı olarak değerlendirmiyoruz. Bizim açımızdan mesele, etnik kimlik üzerinden yürütülen siyasi çatışmadır.
Bu çatışma, Türk ve Kürt kimliklerini birbirine karşıt siyasal özneler hâline getirdiği ölçüde, aynı sınıfsal konumdaki emekçileri de birbirinden uzaklaştırabilir. Türk işçi ile Kürt işçi, üretim ilişkileri içerisinde benzer sınıfsal konumlarda bulunmalarına rağmen etnik-siyasal ayrım çizgileri üzerinden birbirlerinin karşısına yerleştirilebilir.
Sosyalist siyasetin görevi bu ayrışmanın taraflarından birine etnik kimliği üzerinden eklemlenmek değil, emek-sermaye çatışmasını siyasetin temel eksenine yeniden yerleştirmektir.
Bu yaklaşım etnik kimliklerin veya bu kimlikler nedeniyle yaşanmış ayrımcılıkların inkârı anlamına gelmez.
Tam tersine bir yurttaşın dili, kültürü veya etnik kökeni nedeniyle ayrımcılığa uğramasına karşı çıkmak eşit yurttaşlığın gereğidir.
Ancak bunun çözümünü Türkleri ve Kürtleri birbirinden ayrı, kendi içlerinde sınıflar üstü siyasal çıkar toplulukları olarak kurmakta görmüyoruz.
Etnik kimlik üzerinden yürütülen siyasi çatışmanın karşısına başka bir etnik siyaseti değil; eşit yurttaşlığı, ortak milli aidiyeti ve emekçi sınıf siyasetini koyuyoruz
Dördüncü ayrım: Cumhuriyet’e nasıl bakılmalı?
Türkiye solunun Çerçeve Yasa karşısındaki tutumlarında Cumhuriyet anlayışlarının farklılığı da belirleyicidir.
CHP, Cumhuriyet’in üniter yapısını, eşit yurttaşlığı, TBMM’yi ve hukuk devletini çözümün temel kurumları olarak öne çıkarmaktadır.
Vatan Partisi Cumhuriyet’i milli bağımsızlık, millet bütünlüğü ve antiemperyalizmle birlikte ele almakta; çözümü eski örgüt mensuplarının “devlette ve millette bütünleşmesi” üzerinden kurmaktadır.
TKP, TKH ve SCP ise farklı teorik geleneklerden hareket etmekle birlikte Cumhuriyet’in tarihsel kazanımlarına önem vermekte ve onu sosyalist bir perspektifle aşma veya dönüştürme iddiası taşımaktadır.
Dolayısıyla “Cumhuriyetçilik” de kendi başına yeterli bir sınıflandırma değildir.
Asıl soru şudur:
Nasıl bir Cumhuriyet ve hangi sınıfın Cumhuriyeti?
Biz mevcut Cumhuriyet’in laiklik, yurttaşlık, kamusallık ve siyasal bağımsızlık doğrultusundaki tarihsel kazanımlarını savunurken bunların sermaye egemenliği altında tamamlanamayacağını düşünüyoruz.
Hedefimiz Cumhuriyet’i geriye götürmek değil:
Emekçilerin siyasal iktidarı doğrultusunda ileri taşımaktır.
Beşinci ayrım: Emperyalizm ne kadar açıklayıcıdır?
Türkiye solunun önemli ayrımlarından biri de uluslararası koşulların nasıl yorumlandığıdır.
HKP ve SCP, sürecin açıklanmasında ABD emperyalizmine ve bölgesel projelere çok yüksek ağırlık vermektedir.
TKP, TKH ve SOL Parti de emperyalist müdahaleleri önemli görmekte, ancak bunları Türkiye’deki rejim ve sınıf ilişkileriyle birlikte değerlendirmektedir.
TİP ve EMEP’in yaklaşımında ise iç demokratikleşme, barış ve siyasi çözüm daha fazla öne çıkmaktadır.
Vatan Partisi de antiemperyalizmi analizinin merkezine yerleştirmekte; fakat bunu milli devlet ve üreticilerin ittifakı anlayışıyla birleştirmektedir.
Biz emperyalizmi görmezden gelen bir çözümlemeyi eksik bulduğumuz kadar her gelişmeyi dışarıdaki tek bir merkezin planına indirgeyen yaklaşımı da yetersiz buluyoruz.
ABD’nin çıkarları vardır.
Diğer bölgesel ve küresel güçlerin çıkarları vardır.
Türkiye devletinin çıkarları vardır.
Türkiye sermaye sınıfının çıkarları vardır.
İktidarın kendi rejim hesabı vardır.
Siyasi hareketlerin kendi iradeleri vardır.
Sosyalist çözümleme bütün bu çıkarların çatışmasını ve kesişmesini birlikte incelemelidir.
Altıncı ayrım: “Hayır” demek yeterli mi?
Çerçeve Yasa tartışmasının sosyalistler açısından belki de en önemli sorusu budur.
Bir sosyalist parti mevcut düzenlemeyi yanlış bulabilir.
Peki yerine ne önermektedir?
Silahlı faaliyetten ayrılmış fakat ağır bireysel suç işlememiş kişiler ne olacaktır?
Kesinleşmiş cezalar nasıl ele alınacaktır?
Topluma dönüş hangi hukukla sağlanacaktır?
Ağır şiddet suçlarının failleriyle salt örgütsel suçlardan sorumlu kişiler nasıl ayrılacaktır?
Tasfiyenin gerçekleştiğini kim tespit edecektir?
TBMM’nin, yürütmenin ve yargının yetkileri nasıl ayrılacaktır?
Burada Vatan Partisi diğer birçok muhalif partiden ayrılmaktadır.
Partinin önerdiği af modeline, özellikle ağır bireysel suçları kapsayabilmesi bakımından ciddi itirazlarımız vardır. Fakat Vatan Partisi en azından:
“Bu yasa yanlış; bizim önerimiz budur.”
diyebilmiştir.
Bunu siyasi program üretme açısından önemli buluyoruz.
Sosyalistlerin görevi yalnız iktidarın yanlış cevabını teşhir etmek değildir.
Doğru olduğunu düşündükleri cevabı da somutlaştırmaktır.
Yedinci ayrım: Sosyalist siyaset kendisini “evet-hayır” ikiliğine mahkum etmeli mi?
Bütün tartışmanın sonunda belki de en temel ayrım burada ortaya çıkıyor.
TİP ve EMEP’in önünde iki seçenek varmış gibi görünmektedir:
Yasaya destek vererek silahsızlanma sürecini ilerletmek;
veya yasaya karşı çıkarak sürecin önünde duruyor görüntüsü vermek.
Biz bu ikiliği kabul etmiyoruz.
Üçüncü bir siyasal tutum mümkündür:
PKK’nin silahlı faaliyetin sona ermesini desteklemek.
Mevcut Çerçeve Yasa’yı reddetmek.
Ve yerine daha sınıfsal, hukuken belirli ve TBMM merkezli bir geçiş modeli önermek.
Bu nedenle Türkiye solundaki gerçek ayrım yalnız:
“Kim evet dedi, kim hayır dedi?”
değildir.
Daha önemli soru şudur:
Kim hangi barışı, hangi hukukla, hangi Cumhuriyet içerisinde ve hangi sınıfsal iktidar perspektifiyle savunuyor?
Çerçeve Yasa’nın Türkiye solu açısından asıl öğretici tarafı da burada ortaya çıkmaktadır.
“Barış” kelimesinin altında birbirinden oldukça farklı siyasal projeler bulunmaktadır.
Bizim için ölçü yalnız silahların susması değildir.
Ama ardından siyasetin hangi toplumsal özne üzerine kurulacağı sorusu gelir.
Bizim cevabımız:
Emekçilerdir!
Biz ne öneriyoruz?
Biz, PKK’nin silahlı faaliyetinin sona ermesi gerektiğini düşünüyoruz.
Fakat mevcut Çerçeve Yasa’yı desteklemiyoruz.
Bu iki tutum arasında hiçbir çelişki görmüyoruz.
Çünkü bizim önerdiğimiz geçiş hukukunun temel ilkeleri farklıdır.
Bireysel ceza sorumluluğu esas alınmalıdır.
Ağır bireysel şiddet suçları ile salt örgütsel aidiyet veya siyasi faaliyet birbirinden açık biçimde ayrılmalıdır.
Şiddetten ve yasa dışı örgütsel faaliyetten ayrılan kişilerin toplumsal hayata dönüşü sağlanmalıdır.
Yargısal kararlar mümkün olduğunca yürütmenin siyasi takdirinden çıkarılmalıdır.
TBMM siyasi sürecin merkezi olmalıdır.
Yargı bireysel hukuki durumları belirlemelidir.
Silahlı faaliyetin gerçekten sona erip ermediği nesnel biçimde doğrulanmalıdır.
Ama siyasetin toplumsal öznesi emekçiler olmalıdır.
Biz nasıl oy verirdik?
Çerçeve Yasa mevcut hâliyle önümüze gelseydi:
Hayır oyu verirdik.
Ancak bu “hayır”, PKK’nin silahlı faaliyetinin sona ermesine veya toplumsal barışın sağlanmasına yönelik bir itiraz değildir.
Siyasi amaçlarla silaha ve şiddete başvurulmasını reddediyor, PKK’nin silahlı faaliyetinin kesin ve kalıcı biçimde sona ermesini savunuyoruz.
Kürt kimliğinin veya Türkiye’deki başka herhangi bir etnik kimliğin özgürce yaşanmasını da bir mesele olarak görmüyoruz.
Tam tersine şunlara evet derdik:
PKK’nin silahlı faaliyetinin kesin ve kalıcı biçimde sona ermesine.
Emekçilerin etnik siyasal çatışmanın bedelini artık yaşamlarıyla ödememesine.
Ağır bireysel suç işlememiş eski örgüt mensuplarının toplumsal hayata yeniden kazandırılmasına.
Siyasi taleplerin silah ve şiddet yerine demokratik ve hukuki yollarla ifade edilmesine.
Etnik kimliklerin özgürce yaşanmasına.
Bütün yurttaşların etnik kökenlerinden bağımsız olarak hukuk önünde eşitliğine.
Farklı etnik kimliklerden yurttaşları ortak bir siyasal topluluk içerisinde birleştiren ortak milli aidiyete.
TBMM merkezli, hukuki sınırları açık biçimde belirlenmiş bir geçiş hukukuna.
Bağımsız ve tarafsız yargıya.
Ama şunlara hayır derdik:
Hukukun siyasi pazarlıkların aracı hâline getirilmesine.
Yürütmenin yargı süreci üzerinde aşırı güç kazanmasına.
Etnik kimliklerin kendi içlerindeki sınıfsal farklılıkları örten, sınıflar üstü siyasal çıkar toplulukları olarak kurulmasına.
Türk ve Kürt emekçilerin etnik siyasal çatışmanın karşıt tarafları hâline getirilmesine.
Etnik milliyetçiliklerin emek-sermaye çatışmasını görünmez hâle getirmesine.
Sermaye sınıfının çıkarlarının “milli çıkar” adı altında emekçilerin ortak çıkarıymış gibi sunulmasına.
Herhangi bir etnik kimliğin diğerinden üstün veya ayrıcalıklı kabul edilmesine.
Sosyalistlerin önlerine konulan iki seçenekten birine mahkum edilmesine.
Bizim açımızdan burada herhangi bir tereddüt yoktur:
PKK’nin silahlı faaliyetinin kesin ve kalıcı biçimde sona ermesini savunuyoruz.
Fakat bu hedefi desteklemek, bu amaçla hazırlanan her hukuki düzenlemeyi kayıtsız şartsız desteklemeyi gerektirmez.
Çerçeve Yasa’ya yönelik itirazımız, silahlı faaliyetin sona ermesine değil; yasanın hukuki yapısına, yöntemine ve doğurabileceği siyasal sonuçlara yöneliktir.
Sosyalist siyasetin görevi de tam olarak burada başlamaktadır:
Şiddetin sona ermesini savunurken hukuktan, eşit yurttaşlıktan, sınıf siyasetinden ve emekçilerin çıkarlarından vazgeçmemek.
Hangi barış?
Başladığımız soruya dönelim.
Hangi barış?
Silahlı çatışmanın bitmesi mi?
Bu gereklidir.
Ama tek başına yeterli değildir.
Bir ülkede silahlı çatışma sona erebilir ve işçiler hâlâ açlık sınırındaki ücretlerle çalışabilir.
Silahlı çatışma sona erebilir ve sendikal haklar bastırılabilir.
Silahlı çatışma sona erebilir ve milyonlarca genç geleceksizlik içinde yaşayabilir.
Silahlı çatışma sona erebilir ve Türk sermayedarla Kürt sermayedar yeni ekonomik ortamdan birlikte yararlanırken Türk işçiyle Kürt işçi aynı fabrikada sömürülmeye devam edebilir.
O hâlde sosyalistler açısından barış yalnız çatışmasızlık değildir.
Sınıflı toplumda barışın da sınıfsal içeriği vardır.
Sermaye için barış:
istikrarlı piyasa,
güvenli yatırım,
ticaret,
sermaye dolaşımı
anlamına gelebilir.
Siyasi seçkin için barış yeni güç dengesi anlamına gelebilir.
Peki emekçi açısından?
Emekçinin barışı yalnız ölmemek değildir.
Ölmemek başlangıçtır.
Emekçinin barışı insanca yaşamaktır.
Güvenceli çalışmaktır.
Örgütlenebilmektir.
Etnik kimliği nedeniyle ayrımcılığa uğramamaktır.
Başka etnik kimlikten emekçiyi düşman olarak görmemektir.
Sermaye sınıfının çıkarlarının kendi çıkarı olduğuna inandırılmamaktır.
Etnik siyasal çatışmaların bedelini ödememektir.
Ve siyasetin nesnesi değil öznesi olmaktır.
Bu nedenle Çerçeve Yasa tartışması bizim için:
“Barıştan yana mısınız?”
sorusu değildir.
Elbette barıştan yanayız.
Ama sosyalistin görevi bir kelimenin olumlu çağrışımına teslim olmak değildir.
Soruyu sonuna kadar sormaktır:
Hangi barış?
Kimin barışı?
Hangi siyasal düzen içerisinde barış?
Hangi sınıfın iktidarı altında barış?
Bizim cevabımız nettir.
Siyasi seçkinlerin barışı değil.
Sermaye sınıfının barışı değil.
Emperyalist güçlerin bölgesel istikrarı değil.
Emekçinin barışı.
Ve gerçek barış, ancak Türk, Kürt ve bütün kimliklerden emekçiler birbirlerini etnik düşman olarak değil, ortak sınıfsal çıkarları bulunan eşit yurttaşlar olarak görmeye başladığında kalıcılaşabilir.
Çerçeve Yasa, Türkiye solunu böldü.
Belki de bu bölünmenin en yararlı tarafı şudur:
Solun “barış” derken aslında ne kastettiğini yeniden tartışmak zorunda kalıyoruz.
Bizim cevabımız üç kelimedir:
Eşitlik, sınıf, Cumhuriyet.
Ve bunların üzerinde yükselen:
Emekçinin barışı.
