Bülent Uluer: Devrim, Kimlik ve Sınıf Arasında Bir Siyasi Hayat

22 Ağustos 2017’de Bülent Uluer hayatını kaybetti.

Türkiye solunun 1970’lerde yetiştirdiği tanınmış isimlerinden biriydi. Devrimci gençlik hareketi içerisinde yükseldi, Dev-Genç’te yöneticilik yaptı, 12 Eylül sonrasında aranan isimlerden biri oldu, yurt dışına çıktı ve daha sonra Türkiye’ye döndü. Siyasi hayatının ilerleyen dönemlerinde HADEP, ÖDP ve HDP çizgisinde yer aldı.

Kimileri Bülent Uluer’i 1970’lerin devrimci gençlik hareketinden tanır.

Kimileri 12 Eylül sonrasındaki sürgün yıllarından…

Kimileri HADEP, ÖDP veya HDP’deki siyasi faaliyetinden…

Daha genç kuşakların bir bölümü ise onu 1995’te Mehmet Ali Birand’ın sunduğu 32. Gün programında Doğu Perinçek ile Ertuğrul Kürkçü arasında yaşanan sert tartışmanın görüntülerinden hatırlıyor.

Fakat Bülent Uluer’i yalnızca bu görüntülerden veya birkaç tarihsel başlıktan ibaret görmek eksik olur.

Onun siyasi hayatı üzerinden daha temel sorular sorabiliriz:

Sınıf siyaseti ile kimlik siyaseti arasındaki ilişki nasıl kurulmalıdır?

Bir sosyalist hareket, etnik ve kültürel hakları savunurken sınıfsal eksenini nasıl koruyabilir?

Farklı sosyalist örgütler ve gelenekler, kendi siyasal kimliklerini koruyarak ortak mücadele alanları yaratabilir mi?

Ve nihayet:

Türkiye solunun 1970’lerden 2000’lere uzanan dönüşümü, emekçi sınıf siyaseti açısından bize ne anlatmaktadır?

1970’lerin Devrimci Kuşağı

Bülent Uluer’in siyasi kişiliği 1970’lerin olağanüstü hareketli Türkiye’sinde şekillendi.

Üniversiteler dönemin siyasal tartışmalarının merkezlerinden biriydi.

Sosyalizm, Marksizm, devrim, emperyalizm, işçi sınıfı, köylülük, milli demokratik devrim ve sosyalist devrim gibi başlıklar yalnızca teorik tartışmalar değildi.

Bunlar örgütlerin, derneklerin, üniversitelerin ve sokakların gündelik siyasetiydi.

Uluer de bu ortamın içerisinde yükseldi.

Devrimci Gençlik hareketinde yöneticilik yaptı ve kısa sürede dönemin tanınan figürlerinden biri hâline geldi.

Burada bizim için önemli olan, onu romantikleştirmek veya tersine indirgemek değil, siyasi hayatının sonraki dönemlerinde hangi çizgilere yöneldiğini ve bu yönelişlerin sınıf siyaseti bakımından ne ifade ettiğini değerlendirmektir.

Farklı Sosyalist Örgütler ve Ortak Mücadele

Türkiye solunun tarihi çok sayıda örgüt, gelenek ve siyasal çizginin tarihidir.

Bunu kendiliğinden bir zayıflık olarak görmüyoruz.

Farklı sosyalist örgütlerin varlığı gereksiz değildir.

Programatik, stratejik ve teorik farklılıklar gerçek olabilir. Bir örgüt işçi sınıfının öncülüğünü farklı biçimde anlayabilir. Bir başkası milli meseleye farklı yaklaşabilir. Bir diğeri devlet, demokrasi veya devrim stratejisi konusunda başka bir çizgi savunabilir.

Bütün bunların siyasal olarak tartışılması doğaldır.

Sorun farklı örgütlerin varlığı değil, bu farklılıkların ortak sınıfsal çıkarlar karşısında birbirini mutlak düşmanlaştıran bir parçalanmaya dönüşmesidir.

Farklı sosyalist örgütlerin varlığını meşru ve hatta siyasal üretkenlik açısından doğal görüyoruz.

Bizim için temel mesele, bu örgütlerin emekçi sınıfın ortak çıkarlarında buluşup buluşamadığıdır.

Dolayısıyla Türkiye solunun geçmişindeki ayrışmaları “tek örgüt olmalıydılar” kolaycılığıyla değerlendirmiyoruz.

Farklılıklar olabilir.

Ama aslolan sınıf siyasetinin terk edilmemesidir.

Dev-Yol, Dev-Sol ve Ayrışma

1970’lerin sonlarında Türkiye solu içerisinde çok sayıda örgütsel ayrışma yaşandı.

Devrimci Yol çevresinde yaşanan bölünme ve daha sonra Dev-Sol’un ortaya çıkışı da bunlardan biriydi.

Uluer bu tarihsel ayrışmaların içerisindeydi. Bu ayrışmada Dev-Sol’un içerisinde yer aldı.

Burada bizim yapacağımız şey, yıllar sonra “şu taraf tamamen doğruydu, bu taraf tamamen yanlıştı” hükmü vermek değildir.

Daha önemli olan, sosyalist hareketlerin kendi çizgilerini korurken ortak mücadele imkanlarını ne ölçüde sürdürebildiğini sorgulamaktır.

Farklı örgütlerin varlığı meşrudur.

Ama emekçi sınıfın ortak çıkarlarında birlikte hareket edebilme iradesi de gereklidir.

Bülent Uluer’in sonraki siyasi hayatında bu birlik arayışının farklı biçimlerde yeniden ortaya çıktığını görmek mümkündür.

12 Eylül ve Büyük Kırılma

12 Eylül 1980 askeri müdahalesi Türkiye solunun bütün kesimleri için büyük bir kırılmaydı.

Sosyalist örgütler dağıtıldı.

Sendikalar ağır baskı altına alındı.

Grevler durduruldu.

Siyasal faaliyet yasaklandı.

Binlerce kişi gözaltına alındı.

Çok sayıda kişi cezaevine girdi.

Bülent Uluer de 12 Eylül sonrasında aranan isimlerden biri oldu ve Türkiye’den ayrıldı.

Burada bizim ilgilendiğimiz temel mesele, Uluer’in kişisel hayatından ziyade Türkiye solunun 12 Eylül sonrasında nasıl bir yeniden yapılanma sürecine girdiğidir.

12 Eylül, yalnızca örgütleri dağıtmadı.

Solun siyasal dilini, örgütlenme biçimlerini ve sonraki kuşakların mücadele anlayışını da değiştirdi.

Bülent Uluer’in 1990’lardaki siyasi tercihlerinin bir bölümünü de bu tarihsel dönüşüm içerisinde değerlendirmek gerekir.

1990’lar: Yeni Bir Sol Arayış

Bülent Uluer’in siyasi hayatının ikinci önemli dönemi Türkiye’ye döndükten sonra başladı.

Artık dünya değişmişti.

Sovyetler Birliği dağılmıştı.

Türkiye solu 1970’lerin siyasal ve örgütsel yapısından oldukça farklı bir döneme girmişti.

Uluer 1990’larda legal siyasete yöneldi.

HADEP’ten milletvekili adayı oldu.

ÖDP’nin kuruluşunda yer aldı.

Daha sonraki yıllarda HDP çevresinde siyaset yaptı.

Bu siyasi güzergah yalnızca Uluer’in kişisel dönüşümü değildir.

Türkiye solunun önemli bir bölümünün geçirdiği dönüşümün de örneğidir.

1970’lerde merkezde devrim ve sınıf tartışmaları bulunurken, 1990’lardan sonra etnik kimlik, kültürel haklar, demokratikleşme, çevre, toplumsal cinsiyet ve yerel hareketler daha görünür hâle geldi.

Burada önemli bir teorik problem ortaya çıktı.

Kimlik Meselesini Yok Sayamayız

Kimlik meselelerinin önemsiz olduğunu düşünmüyoruz.

Bir kişi kimliği nedeniyle ayrımcılığa uğruyorsa bu gerçek bir toplumsal sorundur.

Dilini kullanması engelleniyorsa bu gerçek bir sorundur.

Bir yurttaş kültürel veya etnik kökeninden dolayı eşitsiz muamele görüyorsa buna karşı çıkmak gerekir.

Sınıf siyaseti bunları görmezden gelmemelidir.

Çünkü emekçi kişi yalnızca üretim sürecindeki sınıfsal konumundan ibaret soyut bir varlık değildir.

Bir dili vardır.

Bir kültürü vardır.

Bir tarihsel hafızası vardır.

Dolayısıyla sınıf siyaseti etnik ve kültürel farklılıkları ezerek kurulamaz.

Ama burada ikinci bir hata da vardır.

Kimlik Sınıfın Yerine Geçebilir mi?

Bir toplumdaki bütün çelişkileri kimlikler üzerinden açıklamaya başladığımızda sınıf meselesi görünmez hâle gelebilir.

Kürt işçi ile Kürt sermayedar aynı kimliği paylaşabilir.

Ama aynı sınıfsal çıkara sahip değildir.

Aynı durum bütün etnisiteler için de geçerlidir.

Sınıf, kimliklerden herhangi biri değildir.

Üretim araçlarıyla, mülkiyetle, geçim kaynağıyla ve başkalarının emeği üzerinde kurulan ekonomik güçle belirlenen yapısal bir ilişkidir.

Bu nedenle sınıfı kimlik siyasetinin alt başlıklarından biri hâline getirmemeliyiz.

Uluer’in HADEP’ten ÖDP’ye ve oradan da HDP’ye uzanan siyasi hayatını değerlendirirken asıl tartışılması gereken mesele de budur.

Biz onun farklı kimliklerin haklarına yönelik duyarlılığını başlı başına eleştiri konusu yapmıyoruz.

Sorduğumuz soru şudur:

Bu siyasal çizgide emekçi sınıfın bağımsız sınıfsal konumu ne kadar merkeziydi?

Etnik Çeşitliliği Zenginlik Gören, Emekçilere Dayanan Turan

Burada kendi nihai hedefimizi de açık biçimde ortaya koymak gerekir.

Biz Türk dünyasının siyasal ve toplumsal bütünleşmesini değerli buluyoruz.

Nihai hedefimiz, emekçi sınıfa dayanan bir Turan düşüncesidir.

Fakat bu anlayış etnik üstünlük veya ayrımcılık projesi değildir.

Turan coğrafyasında yaşayan ve Türk etnik kimliğine sahip olmayanların ikinci sınıf yurttaş hâline getirilmesi kabul edilemez.

Hiçbir etnik topluluk haklarından mahrum bırakılamaz.

Hiçbir halk kültürel kimliğini terk etmeye zorlanamaz.

Hiçbir dil veya kültür zorla eritilemez.

Bizim tasavvur ettiğimiz birlik, bir etnisitenin diğerlerini tahakküm altına aldığı bir yapı değildir.

Burada milli kimlik ile etnik kimlik arasında da ayrım yapıyoruz. Milli kimliği ortak siyasal aidiyet ve yurttaşlık zeminiyle, etnik kimliği ise kişinin kökeni, dili ve kültürel aidiyetiyle ilişkili görüyoruz. Dolayısıyla ortak bir milli kimliğin varlığı, farklı etnik kimliklerin ortadan kaldırılmasını gerektirmez.

Temel ölçümüz ise etnik köken değil sınıfsal konumdur.

Türk bir sermayedar, emekçi sınıfa mensup olmadığı hâlde yalnızca Türk olduğu için ayrıcalıklı kabul edilemez.

Kürt bir işçi etnik bakımdan Türk olmadığı için dışlanamaz.

Ermeni, Gürcü, Rus veya başka bir etnik topluluğa mensup bir emekçi de ortak siyasal düzen içerisinde yurttaşlık haklarına sahip olmalıdır.

Dolayısıyla bizim Turan düşüncemiz, Türk halklarının tarihsel-siyasal birliğini hedeflerken bu coğrafyada yaşayan farklı etnik topluluklara ayrımcılık uygulanmasını reddeden ve siyasal iktidarın emekçi sınıfa dayanmasını savunan bir birlik anlayışıdır.

Milliyet ile sınıf birbirinin yerine geçirilemez.

Birlik milli olabilir.

Ama iktidarın sınıfsal niteliği ayrıca sorgulanmalıdır.

Kimlik Meselesine Sınıfsal Bakış

Uluer’in son dönem siyasal hayatında Kürt kimlikçi bir siyasi hareketle kurduğu ilişki önemli yer tutar.

Burada kendi ölçümüzü koyabiliriz.

Bir Kürt emekçi, Kürt olduğu için ayrımcılığa uğruyorsa buna karşı çıkmak gerekir.

Ama aynı Kürt emekçinin Kürt sermayedar tarafından sömürülmesini de görmezden gelemeyiz.

Aynı şekilde Türk işçinin Türk sermayedarla ortak etnik kimliği, aralarındaki sınıf çelişkisini ortadan kaldırmaz.

Bizim açımızdan çözüm sermaye sınıfının etnik temelde birbirine karşı konulması değildir.

Etnik Türk sermayesine karşı etnik Kürt sermayesi…

Etnik Kürt sermayesine karşı etnik Türk sermayesi…

şeklindeki bir siyaset emekçi sınıfın kurtuluşunu sağlamaz.

Temel hedef, farklı etnik kimliklerden emekçilerin sermaye sınıfına karşı ortak sınıfsal çıkarlarını örgütlemektir.

Bu ortak mücadele içerisinde insanların milli ve kültürel kimliklerini korumalarıyla bir çelişki görmüyoruz.

“Halklar” Kavramının Sınırı

Türkiye solunda özellikle 1990’lardan itibaren “halklar” kavramı yaygın biçimde kullanılmaya başladı.

Fakat sınıfsal açıdan baktığımızda bu kavram tek başına yeterli değildir.

Çünkü her halk kendi içerisinde sınıflara ayrılır.

“Halk” dediğimizde işçi de küçük üretici de kamu çalışanı da sermayedar da aynı kavramın içerisinde bulunur.

Bu nedenle “halkların kardeşliği” ifadesine sınıfsal bir içerik kazandırmak gerekir.

Bizim için belirleyici kavram şudur:

Emekçi sınıfın dayanışması.

Bu, halkların veya etnisitelerin varlığını reddetmek değildir.

Tam tersine farklı etnik kimliklerden insanların kendi kimliklerini koruyarak ortak sınıfsal çıkarlar etrafında birleşmesini savunmaktır.

32. Gün’de Bülent Uluer

Bülent Uluer’in adı bugün yalnızca 1970’lerin siyasi tarihini bilenler arasında yaşamıyor.

1995’te Mehmet Ali Birand’ın sunduğu 32. Gün programına Doğu Perinçek ve Ertuğrul Kürkçü ile birlikte katıldığı yayın, sonraki yıllarda internet üzerinden yeniden dolaşıma girdi.

Programda asıl sert tartışma Doğu Perinçek ile Ertuğrul Kürkçü arasında yaşandı.

Bülent Uluer ise Kürkçü’yle aynı taraftaydı.

Bugün Bülent Uluer’i yalnızca bu programdan tanıyanlar olabilir.

Ama o yayın, onun siyasi hayatının bütünü değildir.

Yine de Türkiye solunun 1990’larda nasıl yeniden konumlandığını, eski siyasal ayrışmaların nasıl sürdüğünü ve yeni ortaklaşma arayışlarının nasıl ortaya çıktığını görmek bakımından dikkat çekici bir tarihi belgedir.

Uluer’in Siyasi Hayatındaki Dönüşüm

Bülent Uluer’in siyasi hayatına bütün hâlinde baktığımızda önemli bir dönüşüm görüyoruz.

1970’lerde devrimci gençlik…

Dev-Genç…

12 Eylül…

Sürgün…

1990’larda legal siyaset…

HADEP…

ÖDP…

HDP…

Bu çizgi aynı zamanda Türkiye solunun dönüşümünü de gösterir.

1970’lerde temel sorulardan biri “Devrim nasıl yapılacak?” idi.

1990’larda “Sol nasıl birleşecek?” sorusu ağırlık kazandı.

2000’lerde ise “Farklı kimlikler ve toplumsal hareketler nasıl ortak siyaset kuracak?” sorusu öne çıktı.

Bizim yeniden merkeze almak istediğimiz soru ise şudur:

Emekçi sınıf siyasal iktidarı nasıl kuracak?

Bu soruyu diğer bütün toplumsal meseleleri bastırmak için değil, onları sınıfsal bir bütünlük içerisinde değerlendirebilmek için soruyoruz.

Uluer’i Nasıl Değerlendireceğiz?

Bülent Uluer’in siyasi hayatını değerlendirirken iki kolaycılıktan kaçınmak gerekir.

Birincisi, siyasi hayatının bazı dönemlerine katılmadığımız için bütün hayatını değersizleştirmektir.

İkincisi “devrimciydi” diyerek bütün siyasal tercihlerini sorgulamanın dışında tutmaktır.

Biz ikisini de yapmıyoruz.

Onun 1970’lerin devrimci hareketindeki yerini tarihsel bağlamı içerisinde değerlendiriyoruz.

12 Eylül sonrasında yaşadıklarını kendi döneminin siyasal koşulları içerisinde ele alıyoruz.

1990’lardan itibaren legal sol siyaset ve Kürt kimlikçi bir siyasi hareketle kurduğu ilişkileri ise sınıf-kimlik ilişkisi açısından sorguluyoruz.

Fakat kişisel niyetlerle siyasal sonuçları birbirine karıştırmıyoruz.

Bizim sorumuz kişinin kendisine hangi sıfatı verdiği değildir.

Asıl sorumuz şudur:

Ortaya çıkan siyasal çizgi emekçi sınıfın bağımsız iktidar kapasitesini ne ölçüde güçlendirmiştir?

Bülent Uluer’in Ardından

Bülent Uluer 22 Ağustos 2017’de hayatını kaybetti.

Onu anarken ne bir aziz yaratmak ne de geçmişin bütün tartışmalarını onun şahsında yeniden mahkum etmek istiyoruz.

Onun hayatı Türkiye solunun yaklaşık yarım yüzyıllık dönüşümünü anlamak için önemli bir örnek sunuyor.

1970’lerin devrimci hareketinden…

12 Eylül sürgününe…

1990’ların birleşik sol arayışlarından…

2000’lerin kimlik ve çoğulculuk merkezli sol siyasetlerine…

uzanan bir yol.

Bu yolculuğa baktığımızda bizim için değişmeyen ölçü şudur:

Emekçi sınıf nerede?

Kendi bağımsız siyasal örgütlenmesine sahip mi?

Farklı sosyalist örgütler kendi programlarını korurken emekçi sınıfın ortak çıkarlarında birlikte hareket edebiliyor mu?

Kimlik farklılıkları sınıf siyasetinin önüne mi geçiyor?

Yoksa bu farklılıklar korunarak ortak sınıfsal çıkarlar doğrultusunda örgütlenebiliyor mu?

Bizim gelecek tasavvurumuzda milli kimlik ile sınıfsal iktidar birbirinin düşmanı değildir.

Türk dünyasının birliğini savunuyoruz.

Ama bunu sermaye sınıfının birliği olarak değil, emekçi sınıfa dayanan bir siyasal birlik olarak düşünüyoruz.

Hiçbir etnisiteyi dışlamıyoruz.

Hiçbir etnisiteyi veya kültürü zorla eritmeye çalışmıyoruz.

Çünkü bizim için siyasal üstünlüğün ölçüsü etnik köken değildir.

Sınıfsal konumdur.

Türk emekçi ile Kürt emekçinin ortak çıkarını savunuruz.

Aynı zamanda Türk emekçi ile Türk sermayedarın sınıfsal çıkarlarının aynı olmadığını söyleriz.

Aynı ölçüyü bütün etnik topluluklara uygularız.

Bu nedenle Bülent Uluer’in siyasi hayatından çıkaracağımız temel derslerden biri, farklı sosyalist geleneklerin varlığını ortadan kaldırmak değil, farklılıkları koruyarak emekçi sınıfın ortak siyasal çıkarlarını nasıl örgütleyebileceğimizi düşünmek olabilir.

Bülent Uluer’in hayatı bu soruya verilmiş nihai bir cevap değildir.

Ama Türkiye solunun uzun arayışlarının önemli parçalarından biridir.

Onu tarihsel yerini teslim ederek ve siyasi tercihlerinin sınıfsal sonuçlarını tartışmaya devam ederek anıyoruz.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir