Çalışan herkes emekçi midir?
İlk bakışta bu soruya “evet” cevabını vermek kolaydır. Fabrikadaki işçi çalışır. Öğretmen çalışır. Hemşire çalışır. Mühendis çalışır. Esnaf çalışır. Çiftçi çalışır. Bir şirketin genel müdürü de çalışır. Hatta milyarlarca liralık servetin sahibi olan bir iş insanı, şirketinin yönetiminde günde on iki saat çalışabilir.
Fakat yalnızca çalışıyor olmak bütün bu insanları aynı sınıfın üyesi yapmaya yeter mi?
Muasır Emekçi Sınıf Teorisi’ne (MEST) göre yetmez.
Çünkü emek harcamak ile emekçi olmak aynı şey değildir.
Bir kişinin sınıfsal konumunu anlayabilmek için yalnızca çalışıp çalışmadığına değil; geçimini nasıl sağladığına, sahip olduğu mülkiyetin ekonomik işlevine ve başkalarının emeği üzerinde nasıl bir güce sahip olduğuna bakmak gerekir.
MEST bu nedenle sınıfsal konumu üç temel ilişki üzerinden incelemeyi önerir:
Emek, mülkiyet ve tahakküm.
Bu üç ölçüt birbirinin alternatifi değildir. Birlikte değerlendirilmelidir.
Çünkü muasır emekçi sınıf ne yalnızca ücretlilerden ne yalnızca yoksullardan ne de yalnızca bedensel emek kullananlardan oluşur.
MEST’in aradığı temel ilişki daha derindedir:
Birey toplumsal varlığını esas olarak kendi emeği sayesinde mi sürdürüyor, yoksa başkalarının emeği üzerindeki mülkiyet ve tahakküm ilişkileri sayesinde mi?
Birinci ölçüt: Emek
MEST’in başlangıç noktası emektir.
Emekçi, geçimini esas olarak kendi emeğiyle sağlayan kişidir.
Buradaki “emek” kavramını yalnızca bedensel emek olarak anlamamak gerekir.
Fabrikada makine kullanan işçinin bedensel ve teknik faaliyeti emektir.
Öğretmenin bilgi aktarması emektir.
Mühendisin proje hazırlaması emektir.
Doktorun hastasını muayene etmesi emektir.
Yazılımcının kod yazması emektir.
Bestecinin beste yapması, mimarın proje çizmesi, bilim insanının araştırma yapması da emektir.
Dolayısıyla MEST, bedensel emek ile zihinsel emek arasında sınıfsal bir hiyerarşi kurmaz.
Bir kişinin elleriyle mi, zihniyle mi çalıştığı tek başına onun hangi sınıfa mensup olduğunu göstermez.
Asıl soru şudur:
Kişinin geçimini sağlayan temel kaynak kendi emeği midir?
Bu noktada “esas olarak” ifadesi önemlidir.
Çünkü gerçek hayattaki iktisadi ilişkiler çoğu zaman saf değildir.
Bir öğretmenin bankada küçük miktarda mevduatı bulunabilir.
Bir fabrika işçisi tasarruf amacıyla birkaç şirket hissesi satın almış olabilir.
Bir mühendisin ailesinden kalan küçük bir tarlası olabilir.
Bir memurun tek bir konuttan kira geliri bulunabilir.
Bütün bunlar kişinin emekçi niteliğini doğrudan ortadan kaldırmaz.
MEST açısından önemli olan kişinin ekonomik varlığının ağırlık merkezidir.
Kişi yaşamını sürdürebilmek için esas olarak kendi emeğine ihtiyaç duyuyor ve sahip olduğu varlıklar onu başkalarının emeği üzerinden yaşayan bir sermaye sahibine dönüştürmüyorsa, emek ilişkisi sınıfsal konumunun temel belirleyicilerinden biri olmaya devam eder.
Dolayısıyla MEST’in ilk ilkesi şöyle ifade edilebilir:
Emekçilik, insanın geçimini esas olarak kendi emeği üzerinden yeniden üretmesine dayanır.
Ancak bu ölçüt tek başına yeterli değildir.
Çünkü sermayedar da çalışabilir.
İşte burada ikinci ölçüte geçmemiz gerekir.
İkinci ölçüt: Mülkiyet
Geleneksel sınıf teorilerinin merkezinde üretim araçlarının mülkiyeti bulunur.
Bu yaklaşımın güçlü bir gerekçesi vardır.
Bir fabrikanın, büyük tarım işletmesinin, madenin veya büyük sermayenin sahibi olmak yalnızca bir mala sahip olmak değildir. Bu mülkiyet, sahibine başkalarının emeğini üretim sürecinde kullanarak gelir elde etme imkanı sağlayabilir.
Fakat burada önemli bir ayrım yapılmalıdır:
Her üretim aracı mülkiyeti sermaye sınıfı üyeliği anlamına gelmez.
Bir çiftçinin traktörü vardır.
Bir marangozun atölyesi ve makineleri vardır.
Bir terzinin dikiş makineleri vardır.
Bir yazılımcının bilgisayarı vardır.
Bir fotoğrafçının pahalı ekipmanları bulunabilir.
Bir kişi kendi arabasıyla taksi şoförlüğü yapabilir.
Bunların hepsi üretim amacıyla kullanılan araçlardır.
Fakat kişinin bir üretim aracına sahip olması ile o üretim aracının başkalarının emeğinden sistematik sermaye geliri sağlayacak biçimde kullanılması aynı durum değildir.
Kendi traktörüyle toprağını işleyen çiftçi ile yüzlerce tarım işçisinin çalıştığı büyük bir tarım işletmesinin sahibi aynı mülkiyet ilişkisi içerisinde değildir.
Kendi dükkanında çalışan terzi ile onlarca atölyede yüzlerce çalışan istihdam eden tekstil şirketinin sahibi de aynı değildir.
Birinci durumda mülkiyet ağırlıklı olarak kişinin kendi emeğini üretken hâle getiren araçtır.
İkinci durumda ise mülkiyet, başkalarının emeğinin örgütlenmesi ve bu emek üzerinden sermaye gelirinin elde edilmesinin aracı haline gelmiştir.
MEST açısından belirleyici ayrımlardan biri budur.
Bu nedenle teorinin ikinci ilkesi şöyle ifade edilebilir:
Üretim aracına sahip olmak tek başına sermayedarlık değildir; belirleyici olan mülkiyetin toplumsal işlevidir.
Burada “kayda değer sermaye geliri” kavramına da açıklık getirmemiz gerekir.
MEST bunu sabit bir para miktarıyla tanımlayamaz.
Çünkü aynı miktardaki gelir farklı ülkelerde, dönemlerde ve ekonomik koşullarda tamamen farklı anlamlar taşıyabilir.
Bu nedenle “kayda değer” kavramını ilişkisel olarak düşünmek daha isabetlidir.
Bir mülkiyet geliri kişinin çalışmaya olan ekonomik bağımlılığını belirgin biçimde azaltıyor, geçiminin esaslı bir bölümünü karşılıyor veya kişinin başkalarının emeğinden düzenli biçimde sermaye biriktirmesine imkan veriyorsa artık sınıf analizinde tali bir unsur olarak görülemez.
Buna karşılık küçük tasarruflardan elde edilen faiz, sınırlı hisse geliri veya kişinin ekonomik varlığının ağırlık merkezini değiştirmeyen tali mülkiyet gelirleri tek başına emekçi niteliğini ortadan kaldırmaz.
Burada sınırları belirlemek her zaman kolay olmayacaktır.
Fakat sınıf teorisinin görevi gerçek hayatın karmaşıklığını yapay parasal eşiklerle gizlemek değil, bu ilişkilerin niteliğini açıklamaktır.
Üçüncü ölçüt: Tahakküm
MEST’in üzerinde özellikle durduğu üçüncü unsur tahakkümdür.
Çünkü modern iktisadi yapı yalnızca “sermaye sahibi” ve “ücretli çalışan” biçiminde iki hukuki kategoriye indirgenemeyecek kadar karmaşıktır.
Bir şirketin genel müdürünü düşünelim.
Şirketin sahibi olmayabilir.
Maaş karşılığında çalışabilir.
Hatta teorik olarak işten çıkarılabilir.
Salt ücret ilişkisine bakarsak onu diğer ücretlilerle aynı sınıfsal konuma yerleştirmemiz gerekebilir.
Fakat bu kişi binlerce çalışanın işe alınması, işten çıkarılması, ücret politikaları, çalışma koşulları, terfileri ve üretim süreçleri üzerinde belirleyici karar gücüne sahip olabilir.
Bu durumda önemli bir soru ortaya çıkar:
Üretim araçlarına sahip olmayan fakat başkalarının emeği üzerinde sermaye sahibine benzer ölçekte iktidar kullanan kişi, sırf maaş aldığı için emekçi kabul edilebilir mi?
MEST’in cevabı doğrudan “evet” değildir.
Çünkü sınıfsal iktidar yalnızca hukuki mülkiyet üzerinden kullanılmaz.
Modern şirketler ve büyük kurumlar, mülkiyet sahiplerinin ekonomik gücünün önemli bir bölümünü profesyonel yönetim kademelerine devredebilir.
Ancak burada başka bir tehlike vardır.
Her yönetme veya denetleme yetkisini “belirleyici tahakküm” sayarsak kavram anlamsız biçimde genişler.
Bir ustabaşı birkaç işçinin çalışma düzenini koordine edebilir.
Bir öğretmen sınıftaki öğrenciler üzerinde otorite kullanır.
Bir okul müdürü öğretmenlerin günlük işleyişine ilişkin idari yetkilere sahiptir.
Bir ekip lideri beş çalışanın görev dağılımını yapabilir.
Bunların tamamını sermaye sınıfının parçası saymak gerçekçi değildir.
Dolayısıyla koordinasyon ile sınıfsal tahakküm arasında ayrım yapılmalıdır.
MEST açısından belirleyici tahakküm; başkalarının emeğinin ekonomik koşulları üzerinde geniş, sürekli ve yapısal karar gücünü ifade eder.
İşe alma ve işten çıkarma konusunda belirleyici yetki, ücretlerin veya temel çalışma koşullarının belirlenmesi, büyük ölçekli emek süreçlerinin sermaye adına örgütlenmesi ve ekonomik artığın dağılımına ilişkin karar gücü bu tahakkümün göstergeleri arasında düşünülebilir.
Buna karşılık sınırlı idari sorumluluk, teknik koordinasyon veya küçük ekiplerin günlük çalışmalarının düzenlenmesi tek başına kişiyi emekçi sınıfın dışına çıkarmaz.
Bu nedenle MEST’in üçüncü ilkesi şudur:
Her otorite sınıfsal tahakküm değildir; belirleyici olan başkalarının emeğinin ekonomik koşulları üzerinde sahip olunan yapısal güçtür.
Üç ölçüt neden birlikte değerlendirilmelidir?
Şimdi yeniden başlangıçtaki soruya dönebiliriz.
Emek neden tek başına yeterli değildir?
Çünkü sermayedar da çalışabilir.
Mülkiyet neden tek başına yeterli değildir?
Çünkü kendi emeğinin üretim aracına sahip olan küçük üretici de mülk sahibidir.
Tahakküm neden tek başına yeterli değildir?
Çünkü üretim süreçlerinin yürüyebilmesi için çeşitli düzeylerde koordinasyon ve idari yetki gerekir.
Bu nedenle MEST sınıfsal konumu tek bir gösterge üzerinden belirlememeyi önerir.
Bir insanın konumunu anlayabilmek için üç soruyu birlikte sormalıyız:
Geçimini esas olarak kendi emeğinden mi sağlıyor?
Sahip olduğu mülkiyet ona başkalarının emeği üzerinden kayda değer sermaye geliri sağlıyor mu?
Başkalarının emeğinin ekonomik koşulları üzerinde belirleyici ve yapısal tahakküm gücüne sahip mi?
Bu üç sorunun birlikte değerlendirilmesi MEST’in sınıf çözümlemesinin temelini oluşturur.
Sınırda duranlar
Bir teorinin açıklama gücü yalnızca kolay örneklerde ortaya çıkmaz.
Fabrika işçisi ile büyük fabrika sahibini birbirinden ayırmak kolaydır.
Asıl mesele aradaki gri alanları açıklayabilmektir.
Örneğin bir öğretmenin ikinci bir evi olduğunu ve bu evden kira geliri elde ettiğini düşünelim.
Bu öğretmen doğrudan emekçi sınıftan çıkar mı?
MEST’e göre hayır.
Kira geliri kişinin toplam ekonomik varlığı içerisinde tali kalıyor ve geçiminin ağırlık merkezi hâlâ kendi emeği olmaya devam ediyorsa, bu mülkiyet tek başına sınıfsal konumu değiştirmez.
Fakat aynı öğretmen zaman içerisinde onlarca konuta sahip olur ve geçimini esas olarak kira gelirlerinden sağlamaya başlarsa ekonomik varlığının ağırlık merkezi değişmiştir.
Başka bir örnek düşünelim.
Kendi dükkanında çalışan bir esnaf yanında iki kişi çalıştırıyor.
Onu doğrudan büyük sermaye sahibiyle aynı kategoriye koymak açıklayıcı olmayacaktır. Çünkü kendi emeği hâlâ işletmenin üretiminde merkezi olabilir.
Ancak yanında çalışanların emeğinden gelir elde ettiği de görmezden gelinemez.
Bu tür konumlar MEST’in ilerleyen aşamalarında ara veya çelişkili sınıfsal konumlar kapsamında değerlendirilmek zorundadır.
Aynı sorun yöneticiler için de geçerlidir.
Beş kişilik teknik ekibi koordine eden mühendis ile on binlerce çalışanın ücret ve istihdam politikalarını belirleyen üst düzey yönetici arasında yalnızca niceliksel değil, sınıfsal bakımdan da önemli bir fark bulunabilir.
Dolayısıyla MEST’in amacı herkesi zorla iki kutudan birine yerleştirmek değildir.
Toplumsal gerçeklik ara konumlar üretiyorsa teori bunları tanıyabilmelidir.
Emekçi sınıf mütecanis değildir
Buradan MEST açısından başka önemli bir sonuca ulaşırız:
Emekçi sınıf kendi içerisinde mütecanis değildir.
Bir fabrika işçisinin çalışma koşulları ile öğretmenin çalışma koşulları aynı değildir.
Bir hemşirenin mesleki özerkliği ile kuryenin çalışma düzeni aynı değildir.
Bir yazılımcının geliri ile tarım işçisinin geliri arasında büyük fark bulunabilir.
Bir küçük çiftçinin belirli üretim araçları üzerindeki mülkiyeti varken ücretli işçinin hiçbir üretim aracına sahip olmaması mümkündür.
Bunlar gerçek farklılıklardır.
MEST bu farklılıkları yok saymaz.
Fakat sınıf içi farklılık ile sınıflar arası farklılığı birbirine karıştırmaz.
Aynı sınıf içerisinde farklı gelir grupları, meslekler, eğitim düzeyleri, çalışma biçimleri ve hatta farklı çıkar gerilimleri bulunabilir.
Bunların varlığı ortak sınıfsal ilişkinin bulunmadığını tek başına göstermez.
MEST açısından temel ortaklık şudur:
Muasır emekçi sınıfın mensupları toplumsal varlıklarını esas olarak kendi emekleri üzerinden yeniden üretir; başkalarının emeği üzerindeki sermaye mülkiyeti veya belirleyici kurumsal tahakküm onların ekonomik varlıklarının temelini oluşturmaz.
Bu nedenle MEST, emekçi sınıfı kültürel benzerlik üzerinden değil, toplumsal üretim ilişkileri üzerinden tanımlar.
MEST’in emekçi tanımı
Artık ilk makalemizde ortaya koyduğumuz tanıma daha güçlü biçimde dönebiliriz:
Geçimini esas olarak kendi emeğiyle sağlayan, başkalarının emeği üzerinde sermaye veya kurumsal iktidar yoluyla belirleyici tahakküm kurmayan ve üretim araçları üzerindeki mülkiyetinden kayda değer sermaye geliri elde etmeyen kişi emekçi sınıfındandır.
Bu tanımın üç ayağı artık daha açıktır:
Emek: Geçimin ağırlık merkezinin kişinin kendi üretici faaliyetinde bulunması.
Mülkiyet: Sahip olunan üretim araçlarının ve diğer varlıkların kişiyi başkalarının emeğinden kayda değer sermaye geliri elde eden konuma getirip getirmemesi.
Tahakküm: Kişinin başkalarının emeğinin ekonomik koşulları üzerinde geniş, sürekli ve yapısal karar gücüne sahip olup olmaması.
Bu üç unsur MEST’in nihai hâli değildir.
Fakat teorinin sınıf çözümlemesinin temel koordinatlarını meydana getirir.
Peki proletarya bunun neresinde?
Fabrika işçisi MEST açısından hâlâ emekçidir.
Ücretli sanayi proletaryası emekçi sınıfın en açık örneklerinden biridir.
Fakat emekçi sınıf, proletaryadan ibaret değildir.
Öğretmen, hemşire, teknisyen, mühendis, yazılımcı, kurye ve kendi emeğine dayanan küçük üretici farklı ekonomik koşullarda bulunabilirler.
Buna rağmen MEST’in üç temel ölçütünü karşılıyorlarsa muasır emekçi sınıfın farklı katmanları içerisinde değerlendirilebilirler.
Dolayısıyla MEST proletaryayı ortadan kaldırmaz.
Onu daha geniş bir sınıfsal bütünlük içerisinde konumlandırır.
Muasır emekçi sınıf, proletaryayı kapsar; fakat proletaryadan ibaret değildir.
Sınıfı yeniden düşünmek
Sınıf kavramının amacı kişilere etiket yapıştırmak değildir.
Sınıf teorisinin amacı toplumdaki ekonomik iktidarın nasıl üretildiğini, insanların geçimlerini hangi ilişkiler üzerinden sağladığını ve başkalarının emeği üzerinde kimin hangi araçlarla güç kullandığını açıklamaktır.
Bu nedenle yalnızca maaşa bakmak yeterli değildir.
Yalnızca mesleğe bakmak yeterli değildir.
Yalnızca mülkiyete bakmak da yeterli değildir.
MEST’in önerisi bu ilişkileri birlikte değerlendirmektir:
Emek.
Mülkiyet.
Tahakküm.
Bu üç kavram bize yalnızca kimin çalıştığını değil, kimin emekçi olduğunu anlamak için bir başlangıç noktası sunar.
Çünkü herkes emek harcayabilir.
Fakat herkesin toplumsal varlığı emeğine aynı biçimde bağlı değildir.
Bir kişi kendi emeğiyle yaşayabilir.
Bir başkası kendi emeğinin yanında sınırlı bir mülkiyete sahip olabilir.
Bir başkası ise esas olarak sahip olduğu sermaye sayesinde binlerce insanın emeğinden gelir elde edebilir.
Bu kişilerin hepsini yalnızca “çalışıyorlar” diye aynı sınıfta değerlendirmek ne kadar yanlışsa, farklı meslekleri veya gelirleri var diye kendi emeğine bağımlı milyonlarca kişiyi birbirinden tamamen kopuk sınıflar halinde düşünmek de o kadar yetersizdir.
MEST’in aradığı şey tam olarak bu iki uç arasındaki sınıfsal gerçektir.
İlk makalemizde şu soruyu sormuştuk:
Muasır dünyada emekçi kimdir?
Şimdi ilk cevabımızı verebiliriz:
Emekçi; ekonomik varlığının ağırlık merkezini kendi emeğinde taşıyan, mülkiyetini başkalarının emeğinden kayda değer sermaye geliri elde etmenin temel aracına dönüştürmemiş ve başkalarının emeğinin ekonomik koşulları üzerinde belirleyici yapısal tahakküm kurmayan kişidir.
