Bir fabrikada makinenin başında çalışan işçiyi düşünelim. Ardından devlet okulunda ders veren öğretmeni, hastanede çalışan hemşireyi, bir şirkette çalışan mühendisi, bilgisayarının başında kod yazan yazılımcıyı, motosikletiyle sipariş yetiştiren kuryeyi ve kendi toprağını işleyen çiftçiyi…
Bu insanların yaptıkları işler birbirinden farklıdır. Eğitim düzeyleri, gelirleri, çalışma ortamları, hukuki statüleri ve yaşam biçimleri arasında önemli farklılıklar bulunabilir. Birisi tulum giyerken diğeri takım elbise giyebilir. Birisi fabrikada, diğeri okulda, bir başkası ofiste veya tarlada çalışabilir.
Peki bütün bu farklılıkların altında ortak bir sınıfsal ilişki bulunabilir mi?
Soruyu başka türlü soralım:
Bu insanların büyük çoğunluğu hayatını ne sayesinde sürdürmektedir?
Kendi emeği sayesinde.
Çalışmadıklarında veya emeklerini satamadıklarında yaşamlarını aynı düzeyde sürdürebilecek büyüklükte sermaye gelirleri var mıdır?
Çoğunlukla yoktur.
Başkalarının emeğini kullanarak kendi geçimlerini sağlayabilecek büyüklükte üretim araçlarına sahip midirler?
Çoğunlukla değildirler.
Öyleyse neden onları yalnızca yaptıkları işlerin isimlerinden, gelirlerinden veya toplumsal statülerinden hareketle birbirinden tamamen farklı sınıflara ayıralım?
İşte Muasır Emekçi Sınıf Teorisi’nin (MEST) çıkış noktası bu sorudur.
Sanayi toplumu değişirken sınıflar değişmeden kalabilir mi?
Modern sınıf tartışmasının en önemli dönüm noktalarından biri Sanayi Devrimi’dir.
Sanayileşmeyle birlikte üretim giderek büyük işletmelerde yoğunlaşmış, üretim araçlarının mülkiyeti ile üretimde fiilen çalışan insanlar arasındaki ayrım belirginleşmiştir. Fabrikalarda çalışan geniş ücretli kitlelerin ortaya çıkması, modern işçi sınıfını toplumsal ve siyasal hayatın temel aktörlerinden biri haline getirmiştir.
Karl Marx’ın sınıf teorisi de büyük ölçüde bu tarihsel dönüşümün içerisinde şekillenmiştir.
Kapitalist üretim biçiminin temel karşıtlığı, üretim araçlarını kontrol eden burjuvazi ile yaşayabilmek için emek gücünü satmak zorunda bulunan proletarya arasında kurulmuştur.
Bu çözümleme kendi çağının ekonomik dönüşümünü anlamak bakımından son derece güçlüydü.
Fakat Marx’ın yaşadığı 19. yüzyıldan bugüne kapitalizm de emek de büyük dönüşümler geçirdi.
Sanayi ortadan kalkmadı. Fabrika işçisi ortadan kalkmadı. Sermaye ile emek arasındaki çelişki de ortadan kalkmadı.
Ancak emeğin toplumsal biçimleri olağanüstü ölçüde çeşitlendi.
Hizmet sektörü büyüdü. Kamu hizmetleri genişledi. Milyonlarca insan eğitim, sağlık ve bürokrasi alanlarında çalışmaya başladı. Beyaz yakalı emek kitleselleşti. Üniversite mezunu ücretlilerin sayısı arttı. Bilgisayar teknolojileri yeni meslekler doğurdu. Dijital platformlar yeni çalışma ilişkileri yarattı. Bir zamanlar küçük bir toplumsal kesimi oluşturan teknik ve profesyonel çalışanlar, modern ekonomilerin büyük kitleleri haline geldi.
Dolayısıyla şu soruyu sormamız gerekiyor:
Üretimin biçimi, emeğin niteliği ve çalışan nüfusun yapısı değişirken emekçi sınıfın bileşiminin değişmeden kalmasını beklemek mümkün müdür?
MEST’in cevabı hayırdır!
Meslek, sınıf değildir!
Gündelik hayatta sınıfları çoğu zaman mesleklerle karıştırıyoruz.
Fabrika çalışanına “işçi sınıfı”, öğretmene veya memura “orta sınıf”, yüksek gelirli doktora “üst sınıf”, çiftçiye ise ayrı bir “köylü sınıfı” içerisinde yer vermek oldukça yaygındır.
Fakat meslek ile sınıf aynı şey değildir.
Sınıf kavramı yalnızca kişinin ne iş yaptığını değil, üretim ve mülkiyet ilişkileri içerisinde hangi konumda bulunduğunu açıklamalıdır.
Bir doktor düşünelim.
Birinci doktor, bir devlet hastanesinde ücret karşılığında çalışıyor olabilir. İkinci doktor, kendi muayenehanesinde esas olarak kendi emeğiyle hizmet üretiyor olabilir. Üçüncü doktor ise yüzlerce sağlık çalışanını istihdam eden büyük bir özel hastane zincirinin sahibi olabilir.
Üçünün de mesleği doktorluktur.
Fakat üretim ilişkileri içerisindeki konumları aynı değildir.
Benzer biçimde “çiftçi” dediğimizde de tek bir sınıfsal konumdan söz etmiyoruz.
Kendi ailesiyle birlikte küçük bir araziyi işleyen ve geçimini esas olarak kendi emeğinden sağlayan çiftçiyle, geniş arazilere sahip olan ve üretimi büyük ölçüde ücretli emek üzerinden gerçekleştiren büyük toprak sahibinin sınıfsal konumu aynı kabul edilemez.
Öyleyse sınıfı meslek isimlerinden çıkarmaya çalışmak yerine insanların emek, mülkiyet ve üretim ilişkileri içerisindeki konumlarına bakmamız gerekir.
MEST’in ilk metodolojik ilkelerinden biri budur:
Meslek, sınıf değildir!
Gelir de tek başına sınıf değildir
Benzer bir hata gelir üzerinden yapılmaktadır.
Toplumun belirli gelir dilimlerine ayrılması ekonomik eşitsizliği ölçmek bakımından yararlıdır. Fakat gelir miktarı tek başına sınıfsal konumu açıklamaz.
Aylık yüksek ücret alan bir mühendis düşünelim.
Bu kişi hiçbir büyük üretim aracına sahip olmayabilir. Gelirinin neredeyse tamamını kendi emeğinden elde ediyor olabilir. Çalışmayı bıraktığında yüksek geliri de ortadan kalkabilir.
Şimdi önemli miktarda şirket hissesine, gayrimenkule veya üretim aracına sahip başka bir kişiyi düşünelim.
İkinci kişi çalışmasa dahi mülkiyetinden düzenli ve yüksek gelir elde edebilir.
İki insanın aylık gelirleri aynı bile olsa gelirlerinin toplumsal kaynağı aynı değildir.
Birincisinin temel gelir kaynağı emektir.
İkincisinin temel gelir kaynağı sermaye veya mülkiyettir.
Dolayısıyla MEST açısından “Ne kadar kazanıyor?” sorusu önemlidir fakat tek başına yeterli değildir.
Daha temel bir soru vardır:
Gelirini hangi toplumsal ilişki sayesinde elde ediyor?
Bu nedenle MEST, sınıf analizinde gelir miktarından önce gelirin kaynağına bakar.
Ancak burada da dikkatli olmak gerekir.
Bir insanın ücret alması onu otomatik olarak emekçi yapmaz.
Çünkü modern kapitalizm yalnızca mülkiyet ilişkileri üretmemiş, aynı zamanda büyük kurumsal hiyerarşiler de meydana getirmiştir. Kendisi şirket sahibi olmadığı halde binlerce çalışanın emeği üzerinde belirleyici karar yetkisine sahip olan üst düzey yöneticinin konumu, sıradan bir ücretlinin konumuyla aynı değildir.
Bu bizi MEST’in üçüncü önemli meselesine götürür:
Tahakküm.
Emek, mülkiyet ve tahakküm
Muasır Emekçi Sınıf Teorisi, sınıfsal konumu belirlerken üç temel ilişkiye bakmayı önerir:
Emek, mülkiyet ve tahakküm.
Bir insan geçimini esas olarak kendi emeğinden mi sağlamaktadır?
Üretim araçları üzerindeki mülkiyetinden kayda değer bir sermaye geliri elde etmekte midir?
Başkalarının emeği üzerinde sermayeden veya kurumsal konumundan kaynaklanan belirleyici bir tahakküm gücüne sahip midir?
Bu üç soru MEST’in sınıf çözümlemesinin başlangıç noktasını oluşturur.
Böylece yalnızca “ücretli çalışan” kategorisine sıkışmayan, fakat sınıf kavramını sınırsız biçimde genişletmeyen bir emekçi tanımına ulaşmak mümkün hale gelir.
MEST’in başlangıç aşamasındaki emekçi sınıf tanımını şu şekilde ifade edebiliriz:
Geçimini esas olarak kendi emeğiyle sağlayan, başkalarının emeği üzerinde sermaye veya kurumsal iktidar yoluyla belirleyici tahakküm kurmayan ve üretim araçları üzerindeki mülkiyetinden kayda değer sermaye geliri elde etmeyen kişi emekçi sınıf kapsamındadır.
Bu tanım önemli sonuçlar doğurmaktadır.
Bir insanın fabrikada çalışması emekçi sayılması için zorunlu değildir.
Bir insanın masa başında çalışması onu emekçi sınıfın dışına çıkarmaz.
Bir insanın üniversite mezunu olması sınıfsal konumunu kendiliğinden değiştirmez.
Bir insanın görece yüksek ücret alması onu otomatik olarak sermaye sınıfına dahil etmez.
Benzer biçimde bir insanın belirli bir üretim aracına sahip olması da tek başına sermayedar olduğu anlamına gelmez.
Kendi traktörüyle kendi toprağını işleyen çiftçi üretim aracına sahiptir. Kendi bilgisayarıyla çalışan yazılımcı da üretim aracına sahiptir. Kendi dükkânında çalışan zanaatkârın da birtakım üretim araçları bulunabilir.
Burada belirleyici olan yalnızca mülkiyetin varlığı değildir.
O mülkiyetin hangi toplumsal ilişkiyi meydana getirdiğidir.
Kişinin sahip olduğu üretim aracı esas olarak kendi emeğini üretken hale getirmesine mi yarıyor, yoksa başkalarının emeğinden sistematik sermaye geliri elde etmesinin aracı mı oluyor?
MEST açısından bu ayrım belirleyicidir.
Proletarya ortadan mı kalktı?
MEST’in ileri sürdüğü yaklaşım kolaylıkla yanlış anlaşılabilir.
Bu teori proletaryanın ortadan kalktığını ileri sürmemektedir.
Tam tersine sanayi proletaryası modern ekonominin önemli bir parçası olmaya devam etmektedir.
MEST’in itirazı başka bir noktadadır:
Proletarya ile emekçi sınıfın tamamını özdeşleştirmek zorunda değiliz.
Fabrika işçisi emekçidir.
Fakat bütün emekçiler fabrika işçisi değildir.
Dolayısıyla MEST açısından sanayi proletaryası, daha geniş muasır emekçi sınıfın önemli bileşenlerinden biridir.
Bunu basit biçimde şöyle ifade edebiliriz:
Muasır emekçi sınıf, proletaryayı kapsar.
Bu yaklaşım proletaryanın tarihsel önemini reddetmez. Ancak emekçi sınıfın tarihsel gelişimini sanayi proletaryasının sınırları içerisinde dondurmayı da kabul etmez.
Çünkü kapitalizm değiştikçe emeğin biçimleri değişmiştir.
Emeğin biçimleri değiştikçe emekçi sınıfın somut bileşimi de değişmiştir.
Öğretmen ile fabrika işçisinin ortak noktası nedir?
Burada haklı bir soru ortaya çıkacaktır.
Bir öğretmen ile fabrika işçisini neden aynı geniş sınıfsal kategori içerisinde değerlendirelim?
Çalışma koşulları farklıdır.
Eğitim düzeyleri farklı olabilir.
Gelirleri farklı olabilir.
Ürettikleri şeyler farklıdır.
Toplumsal prestijleri bile farklı olabilir.
Fakat sınıf analizinin amacı insanların bütün özelliklerinin aynı olduğunu göstermek değildir.
Sınıfların kendi içerisinde farklı katmanların bulunması mümkündür.
MEST açısından önemli olan, bütün farklılıklara rağmen kişinin toplumsal yeniden üretimini hangi temel ilişki üzerinden gerçekleştirdiğidir.
Öğretmen bilgisini ve emeğini kullanır.
Hemşire emeğini kullanır.
Mühendis teknik bilgisini ve emeğini kullanır.
Fabrika işçisi fiziksel ve teknik emeğini kullanır.
Yazılımcı zihinsel emeğini kullanır.
Kendi toprağını işleyen çiftçi hem emeğini hem sahip olduğu üretim araçlarını kullanır.
Bu insanların yaşam biçimleri aynı değildir.
Fakat geçimlerini esas olarak başkalarının emeğine el koymalarını sağlayan sermayelerinden değil, kendi emeklerinden sağlıyorlarsa aralarında temel bir sınıfsal ortaklık vardır.
MEST’in araştırdığı ortaklık budur.
Her çalışan emekçi midir?
Hayır!
MEST’in emekçi sınıfı genişletmesi, bütün çalışan nüfusu tek bir sınıf içerisinde eritmesi anlamına gelmez.
Modern ekonomide özellikle yöneticiler önemli bir sınır problemi oluşturmaktadır.
Bir şirketin genel müdürü de ücret alabilir.
Fakat şirketin binlerce çalışanının işe alınması, işten çıkarılması, ücret politikaları, çalışma koşulları ve üretim süreçleri üzerinde belirleyici yetkilere sahip olabilir.
Bu kişinin üretim araçlarının hukuki sahibi olmaması, sahip olduğu kurumsal iktidarı önemsiz hale getirmez.
Bu nedenle MEST yalnızca mülkiyeti değil, başkalarının emeği üzerindeki belirleyici tahakküm gücünü de sınıf analizinin unsurlarından biri olarak kabul eder.
Ancak burada yeni sorular ortaya çıkar.
Bir okul müdürü emekçi midir?
On kişilik ekibi yöneten mühendis?
Küçük işletmesinde iki kişi çalıştıran esnaf?
Yüzlerce çalışanı yöneten fakat şirket hissesi bulunmayan profesyonel yönetici?
Bir evi kirada olan ücretli?
Hem kendi toprağında çalışan hem mevsimlik işçi istihdam eden çiftçi?
Bütün bunlar MEST’in cevaplaması gereken sınır vakalarıdır.
Ve bu teori, henüz bütün cevapların bulunduğunu iddia etmemektedir.
Çünkü bir teorinin gücü zor soruları saklamasından değil, onları açıklayabilecek tutarlı kavramlar geliştirebilmesinden gelir.
Yeni bir sınıf teorisine doğru
Muasır Emekçi Sınıf Teorisi tamamlanmış bir doktrin olarak ortaya çıkmıyor.
Bir araştırma programı olarak başlıyor.
İddiası basittir fakat sonuçları geniştir:
Modern toplumun sınıfsal yapısını anlamak istiyorsak insanları yalnızca mesleklerine, ücretlerine, eğitim düzeylerine veya yaşam tarzlarına göre sınıflandırmak yeterli değildir.
İnsanların üretim ilişkileri içerisindeki gerçek konumlarına bakmalıyız.
Geçimlerinin kaynağını incelemeliyiz.
Emek ile ilişkilerine bakmalıyız.
Mülkiyet ile ilişkilerine bakmalıyız.
Başkalarının emeği üzerindeki tahakküm güçlerini incelemeliyiz.
Böyle baktığımızda sanayi işçisinden öğretmene, hemşireden mühendise, kuryeden kendi emeğiyle üretim yapan çiftçiye kadar uzanan geniş fakat kendi içerisinde farklılaşmış bir toplumsal alanla karşılaşıyoruz.
MEST bu alanı muasır emekçi sınıf kavramıyla açıklamayı öneriyor.
Bu sınıf homojen değildir.
Aynı gelire sahip değildir.
Aynı meslekleri yapmaz.
Aynı kültürel alışkanlıklara sahip olmak zorunda değildir.
Hatta aynı siyasal düşünceleri paylaşması da gerekmez.
Onu sınıf haline getiren şey bunlar değildir.
Onu birleştiren temel ilişki, toplumsal varlığını esas olarak kendi emeği üzerinden yeniden üretmesidir.
19. yüzyılın fabrikası ortadan kalkmadı.
İşçi ortadan kalkmadı.
Sermaye ortadan kalkmadı.
Emek ile sermaye arasındaki çelişki de ortadan kalkmadı.
Fakat dünya değişti.
Üretim değişti.
Emek değişti.
Emekçinin görünüşü değişti.
Bu nedenle çağımızın sınıf tartışmasını yalnızca “İşçi kimdir?” sorusuna sıkıştırmak yeterli değildir.
Daha geniş bir soruya ihtiyacımız vardır:
Muasır dünyada emekçi kimdir?
Muasır Emekçi Sınıf Teorisi bu soruya cevap arayacaktır.
